Ağzını açtın mı artık söz, senin elinde değildir. Sâf sözün ardından bulanık söz de akar. Fakat Tanrı vahyinin yolunda mâsum olanın sözleri, tamımı ile sâftır, onun için böyle dam ağzını açar, söze başlarsa caizdir. Çünkü peygamber, kendi heva ve hevesinden söz söylemez. Tanrı mâsumundan heva ve heves doğar mı hiç? Hal sahibi ol da söz söyle; bu suretle de benim gibi söze düşkün olma! Sofinin, kadıdan sorusu Sofi dedi ki: Mademki altın, bir madendendir. Neden bunda fayda var, onda zarar?
Startseite › Das Masnavi und der tägliche Abschnitt › 6. Band
Mesnevî — 6. Band
4916 Vers · 1600–1699 Verse · Seite 17/50
Hepsi bir elden geldiği halde neden bunun aklı başında, öbürü sarhoş? Bu ırmaklar, hep bir denizden akıyor da neden bu tatlı, öbürü ağza zehir gibi gelmede. Bütün nurlar, ebedîlik güneşindedir de doğru sabahla, yalancı aydınlık nasıl meydana geliyor? Bakanın gözüne çekilen sürme, aynı sürme. Doğru görüşle şaşı görüş nereden çıkıyor? Para basılan yerin sahibi Tanrı iken nasıl oluyor da paraların bir kısmı iyi basılıyor, bir kısmı fena?
Tanrı, yola “benim yolum” dedikten sonra neden bu ahde vefa etmede, öbürü yol kesmede. Mademki hür kişiyle şaşkın kişi, bir karından doğmada, “Çocuk, babanın sırrıdır” sözü nasıl doğru oluyor? Binlerce suretle görünen birliği kim görmüştür? Daimî olarak duran bir varlıktan nasıl oluyor da yüz binlerce hareket meydana geliyor? Kadının sofiye cevabı Kadı dedi ki: Ey sofi, şaşırma. Bunu bir örnekle anlatacağım dinle! Âşıkların kararsızlığı da sevgilinin karar ve sebatından ileri gelir.
O dağ gibi nazlanıp durur, âşıklar da yapraklar gibi titrerler. Onun gülüşü ağlamalar koparır, yüzünün suyu yüz sularını yerlere döker. Bütün bu keyfiyetler, köpük gibi denizin üstünde oynar durur. Fakat denizin zatında da bir zıttı, bir ortağı benzeri yoktur, işinde de. Varlıklar, varlık libaslarını ondan giyerler. Zıt, kendisine zıt olan şeye nasıl olur da varlık verir? Onu yaratması şöyle dursun belki ondan kaçar, uzaklaşır.
Eş ne demektir? Misil demektir, iyinin kötünün misli. Misil kendisine misil yaratır mı hiç? Ey Tanrıdan korkup çekinen, Tanrı, birbirine benzer, birbirinin misli iki varlık olsa yaratıcılıkta bu, neden öbürüne üstün olsun yani? Bir bahçedeki yapraklar kadar birbirine eş ve zıt varlık olsa onlar, yine zıttı ve eşi olmayan denizin köpüklerine benzerler. Denizin bu zıt görünüşlerini,bu sayısız tecellilerini , keyfiyetsiz olarak gör. Denizin varlığına keyfiyet nasıl sığar? Onun en aşağı oyunu, canındır. Bu nelik ve nitelik cana nasıl sığar? Can nasıldır, nicedir diyebilir misin?
Peki, her katradaki akıl ve can bile bedene bigâne olan böyle bir deniz, Nasıl olur da sayı ve keyfiyetin daracık sahasına sığar? Aklıkül bile orada bilmeyenler arasına katılmıştır. Akıl, bedene ey cansız şey der, hiç o dönüp varacağın denizden bir koku aldın, bir şey duydun mu? Beden der ki: Ben ancak senin bir gölgenim. Gölgeden kim yardım ister ki? Akıl da burası der, anlayabilecek kişinin, anlayamayacak kişiden daha âciz olduğu bir yerdir. Öyle bir hayret makamıdır burası ki,
Burada parlak güneş bile bir zerreye kulluk etmede, köle gibi hizmetlerde bulunmaktadır. Aslan burada ceylânın önüne baş kor. Doğan burada çil kuşunun yanında kanat çırpar. Buna inanmıyorsan neden Mustafa yoksullardan dua ister durur du ya? Bu, belletme içindi dersen bilgisizlik, nasıl olur da anlatma vesilesi kesilir? O biliyordu ki padişahlara lâyık defineyi, padişah, yıkık yerlere gömer.
O yıkık yerin her cüzü, defineyi gösterir ama kötü zan, o defineyi kaybetmek için tersine çakılmış nal izlerine benzer. Hattâ doğrusu hakikat, hakikatte garkolmuştur da bu sebeple yetmiş fıkra, belki de yüz fıkra meydana çıkmıştır. Sofi, can kulağını iyi aç, sana kendi saçma sözlerini anlatıyorum. Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir. Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildi.
Bütün dünya, onca bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da Tanrıdan sille satın almaya bak. Peygamberler de dertlere, musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler. Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim, kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha! Sofinin, yine kadıya sorması
Sofi dedi ki: Ne olurdu yâni, bu âlem, ebedî olarak insana gülseydi, hiç kaşlarını çatmasaydı. Her an ortaya bir acılık katmasaydı, değişip durarak insana zahmetler vermeseydi. Gündüzün nurunu gece çalmasaydı, zevk ve sefalar sürülen bahçeyi kış talan etmeseydi. Sıhhat kadehi humma taşı ile kırılmasaydı, eminliği dert ve elem korkusu bozmasaydı. Hâsılı nimetinde bir hırıltı, gürültü olmasaydı cömertliğinden, ne eksilirdi ki? Kadının sofiye cevap vermesi ve Türkle terzi hikâyesini örnek getirmesi
Kadı, pek bomboş bir sofisin sen. Kûfî yazıdaki kef gibi bomboşsun, bir parçacık bile aklın yok. Ağzından şekerler saçan hikâyeci, geceleri terzilerin hainliklerini anlatır, hiç duymadın mı sen? Onların halkı nasıl soyup soğana çevirdiklerine dair geçmiş zamanlardaki hikâyeleri anlatır durur. Kumaş keserlerken kumaşın bir parçasını nasıl çaldıklarını şuna buna söyler. Hikâyecinin biri de geceleyin yine terzi masalı okumaya koyulmuştu. Halk başına toplanmıştı.
Dinleyici bulunduğundan bütün cüzleri hikâye olmuştu âdeta. Peygamber aleyhisselâm “Şüphe yok Tanrı, dinleyenlerin himmetince vaiz edenlerin diline hikmet telkin eder” buyurdu. Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması, çocuğun tesiriyledir. Yirmi dört şubeden çalgı çalan bir çalgıcıya, dinleyen olmadı mı çalgısı bir yük olur. Aklına ne bir yanık nağme gelir, ne bir güzel, ne de on parmağı, çalgının perdelerinde ve tellerde oynar! Gayb haberlerini dinleyen bir kulak olmasaydı hiçbir muştucu gökten vahiy getirmezdi.
Tanrı sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne yeryüzü gülerdi. “Sen olmasaydın” sözü, keskin ve görür gözler içindir. Fakat halk, kadın ve yemek aşkından nereden Tanrı sanatına bakacak, nereden Tanrı aşkına düşecek? Yiyecek birkaç köpek olmadıktan sonra tutmaç suyunu köpeklerin yiyecekleri yere dökmezsin ki. Yürü, Tanrı mağarasının köpeği ol da o, seni seçsin, bu yal yerinden kurtarsın.
Hikâyeci, terzilerin insafsızca hırsızlılarını anlattı, çaldıkları kumaşları nasıl sakladıklarını söyledi. Halk arasında Hıta’lı bir Türk vardı. Bu sırrın açılmasına pek kızdı öfkelendi. Gece, kıyamet günü gibi o sırları, hakikat ehline açıp durmaktaydı. Nereye gitsen de orada birbirlerinin sırlarını açan iki düşmanı savaşır görsen; O anı, anılıp söylenen mahşer bil. O sır söyleyen boğazı da sur say.
Tanrı, öfke sebeplerini hazırlamış, o kötülükleri ortaya atmıştır. Hikâyeci, terzilerin bir çok hainliklerini sayıp döktü. Türk acıklandı, kızdı, dertlendi. Dedi ki: Ey meddah, şehrinizde hilede, hıyanette en usta hangi terzi? Türk’ün ,terzi benden bir şey çalamaz diye bahse girişmesi Meddah dedi ki: Ciğeroğlu derler bir terzi vardır, hırsızlıkta, çeviklikte halkı öldürür âdeta. Türk, benden dedi, bir iplik bile çalamaz. Sizinle bahse giriyorum.
Senden daha akıllı nice kişileri mat etti, bahse girişme, böyle kanatlanıp uçmaya kalkma. Yürü, aklına böyle mağrur olma. Onun hileleriyle sen de kendini kaybedersin dediler. Türk, büsbütün kızdı, benden ne yeni, ne eski hiçbir şey alamaz diye bahse girişti. Tamah edenler de onu büsbütün kızdırdılar. Bahse girip ağzını açarak dedi ki: Şu Arap atım rehin olsun. Benden hileyle kumaş çalabilirse at sizin olur.
Fakat hile yapamaz, çalamazsa ben sizden bir at alırım. Türk, o gece kızgınlığından uyuyamadı. Hırsızın hayali ile savaşıp durmaktaydı. Sabah çağı bir atlas kumaşı koltukladı, çarşıya o hilebazın dükkânına gitti. Terziye selâm verdi. Usta hemen yerinden kalkıp selâmını aldı, merhaba hoş geldin dedi. Türk’e haddinden fazla saygı gösterdi, hal ve hatır sordu, kendisini sevdirdi.
Türk, ondan bu bülbül gibi çilemeyi görünce o İstanbul atlasını terzinin önüne attı. Bana, dedi, bundan savaş için bir kaftan biç. Belinden aşağısı bol olsun yukarısı dar. Belden yukarısı dar olsun da güzel dursun, beni bezesin. Fakat aşağı tarafı bol olmalı ki savaşta ayağıma dolaşmasın. Terzi, sevimli müşterim, sana yüzlerce hizmette bulunayım deyip elini gözünün üstüne koydu, baş üstüne dedi. Kumaşı önce bir ölçtü, ne kadardan çıkacak onu anladı, sonra Türkü lâfa tuttu.
Başka beylerin hikâyelerini söylemeye, onların lûtuf ve ihsanları övmeye koyuldu. Nekeslerden, onların aşağılık huylarından bahsetti. Güldürmek için tuhaf tuhaf sözler söyledi. Ateş gibi makasını çıkardı, kumaşı kesmeye başladı. Ağzıysa masallarla afsunlarla doluydu. Terzinin güldürecek şeyler söylemesi,Türk’ün kahkahalarla gülmesi ve küçücük, daracık gözlerinin kapanması,terzinin de bu suretle kumaşı çalmaya fırsat bulması Türk, hikâyelere gülmeye başladı. Daracık gözü tamamı ile örtüldü. Terzi, kumaştan bir parça çalıp oyluğunun altına gizledi. Tanrı’dan başka kimsecikler görmedi.
Tanrı, her şeyi görür ama huyu, örtmektir. Fakat haddini aştın mı açan da odur ha! Türk, onun masallarının lezzetinden giriştiği bahsi tamamen unuttu. Atlas neymiş, bahis neymiş, rehin ne? Türk, o terzi beyinin lâtifesine kapıldı gitti, âdeta sarhoş oldu, kendinden geçti. Tanrı için olsun, lâtifelerin canıma gıda oldu, gülünecek bir şey daha söyle diye yalvardı. O hain gülünecek bir şey daha söyledi. Türk kahkahasından sırt üstü yere yıkıldı.
ℹ️ Übersetzung: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953), Ausgabe des türkischen Bildungsministeriums; GEMEINFREI, da der Übersetzer vor über 70 Jahren verstarb. Digitale Quelle: semazen.net. Die Kommentare von Abdülbâki Gölpınarlı wurden bewusst ausgelassen (noch urheberrechtlich geschützt). Nur zur Information; die Übersetzung ist auf Türkisch.
✉️ Newsletter abonnieren
Neue Routen, Veranstaltungen und Reisetipps per E-Mail.