Ömrü geçip gitti de bir fırsat bulamadı gitti. Sabır, pek yakıcıydı, candaysa tahammül yoktu. Bir müddettir dişlerini sıkarak bunu bekledi durdu. Fakat ömrü bitti, ona nail olamadı. Derken sevgilinin sureti, ondan gizlendi, o da sevgilinin rnânasiyle eş oldu. Elbise ister şüster kumaşı olsun, ister kıldan örme. Onu çırçıplak koçmak daha hoş. Ben, bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Vuslat makamlarının en ilerisinde salınmaktayım dedi.
Startseite › Das Masnavi und der tägliche Abschnitt › 6. Band
Mesnevî — 6. Band
4916 Vers · 4615–4714 Verse · Seite 47/50
Bu bahisler buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra ne zuhura gelirse gizlenmesi gerektir. Söylersen de faydasız. Yüz binlerce cehtetsen de anlatmaya çalışsan yine açığa çıkmaz. At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra sana tahtadan bir at gerek. Tahtadan at, karada yürümez. Fakat denizdekilere kılavuzdur. Bu sükût da tahtadan attır. Sükût; denizdekilere telkindir.
Seni usandıran her sükût o âlemin aşk naralarını atmadadır. Sen acaba neden susmada dersin ama o, acaba kulağı nerde ki duymuyor? Ben nâra ata ata sağır oldum, onun haberi bile yok der. Zaten iyi işitenler, kulakları delik olanlar bile bunu duyamazlar, sağırdırlar. Birisi rüyada nâra atar. Yüz binlerce bahislerde bulunur, sözler söyler. Yanı başında oturanın haberi bile olmaz. Hakikatte o gürültüden haberi olmayan uyanık yok mu? Asıl uykuda olan odur.
Tahtadan atı da kırılana gelince: O, tamamiyle denize garkolur, balık kesilir. Artık o, ne sükût eder, ne söyler. Onun, misli, âdeta yoktur. Hali sözle anlatılamaz. O, bu iki kısımdan da değildir. Şaşılacak bir şeydir o. Bunu anlatmak edepten dışarıdır. Bu örnek de sudan oldu, hiç uymadı. Fakat duygu âleminde bundan güzel bir örnek de bulunamaz. Şehzadelerin büyüğünün ölümü, küçükleri hasta olduğundan ortanca kardeşin, ağabeylerinin cenazesine gelmesi. Padişahın ona da iltifatta bulunması, onun da padişahın ihsanına kapılması ve tapıda kalması, Padişahın devleti ve bakışı sayesinde yüz binlerce görünür ve görünmez nimetler elde etmesi vesaire. Küçükleri hastaydı. Yalnız ortanca kardeşleri, ağabeylerinin cenazesine geldi.
Padişah, onu gördü, tanıdı. Fakat mahsustan bu kimdir? Bu da o denizden olacak; bu da bir balık dedi. Muarrif, dedi ki: Bu da o babanın oğlu. Bu, onun küçük kardeşi. Padişah, sen bize ondan armağansın dedi. Bu soruşla onu da avladı. O yanıp kebap olan şehzadenin bedeninde, padişahın iltifatı üzerine evvelki candan başka bir can belirdi. Gönlünde öyle yüce bir feyiz gördü ki sofi, onu yüzlerce çileye bile elde edemez.
Ören, duvar, dağdaki madenler.... Her şey, onun önünde nar gibi yanlıyordu. Her şey, anbean ona karşı zerre zerre yarılmada, kubbeler gibi yarılıp ona yüzlerce kapı açılmadaydı. Kapı, gah pencere haline gelmede, gah nur halini almadaydı. Toprak, gah buğday oluyordu, gâh kile. Gözlere pek köhne, pek kuru bir halde görünen gök; onun gözü önünde her an yeni bir surette yarılmadaydı. Güzelim ruh, kalıptan kurtulunca insana takdir, böyle bir göz verir elbet.
Gayb âlemine ait yüz binlerce şey, gözünün önünde aşikâr oldu. Mahremlerin gözü neleri görüyorsa onun gözü de gördü. Kitaplarda okumuş olduğu şeyler, suretlere bürünüp gözüne görünmeye başladı. O er, padişahın atının tozundan gözüne kadri yüce bir sürme çekmişti. Böyle bir gül bahçesinde eteğini sürmede, her cüzü, daha yok mu diye naralar atmadaydı. Yeşilliklerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe bir an içindir. Fakat akıldan meydana gelen gül bahçesi, daimî olarak yeşildir, güzeldir, hoştur.
Topraktan biten güller, mahvolur gider. Gönülde biten güller daimîdir ve ne hoştur! Bizim öğrendiğimiz o tatlı bilgiler, bil ki o gül bahçesinden bir, iki, üç demetten ibarettir. Gül bahçesinin kapısını kendimize kapatmışızdır da onun için bu iki üç demete zebun olmuşuzdur. Yazıklar olsun, öyle bir bahçenin anahtarları, ekmek yüzünden elimizden düşüp gidiyor. Bir an olsa da seni ekmek derdinden kurtarsalar, o vakit de çarşafların etrafında dönüp dolaşmaya başlar, kadın sevdasına düşersin.
Derken birden iştahın açılır, dilek denizin dalgalanmaya başlar. O vakit de ekmekle ve kadınla dolu bir şehir gerek sana. Yılandın, galiba ejderha oldun. Bir başın vardı, şimdi yedi başın var! Yedi başlı ejderha cehennemdir. Hırsın tanedir, cehennemse tuzak. Tuzağı yırt, taneyi yak. Bu evin kapılarını aç. Mademki ey erkek, yoksun, âşık değilsin; dağ gibi habersizce ses verip durursun.
Dal, kendiliğinden ses verir mi hiç? Ey inanılır adam, o ses, başkasının sesinin aksidir. Senin sözün de onun gibi işte; başkalarının sesinin aksi. Bütün işin gücün hep böyle aksine ve aykırı. Kızgınlığın da başkalarının aksine, zevkin de. Başbuğun zevkiyle çobanın kızgınlığına benziyor. O arık koyun, çobana neler etti? Sonunda onu kinlendirdi. eziyete soktu. Bir sevinç hayaliyle ne vaktedek oyalanıp duracaksın? Çalış da bu sevinç, tahakkuk etsin.
Sözün, senin halin olursa kendi kanadlarınla uçar, gezersin. Ok da başkasının kanadiyle av tutar. O yüzden de kuş etinden nahibi yoktur. Doğan kuşu, dağlıklardan av getirir. Fakat getirdiği ceylanı, çil kuşunu padişaha yedirir. Vahiyden olmayan söz, heva ve hevestendir. Topraktan yaratılanlar gibi havaya, zerre zerre dağılır, biter. Eğer bu söz, sana yanlış görünürse "Vennecmi" suresinin evvelinden birkaç satır okuyuver.
Oku da Muhammed'in, heva ve hevesinden konuşmadığını, onun her sözünün, ancak vahiy olduğunu anla. Ey Ahmed, mademki vahiyden meyus değilsin, bu araştırmayı, bu kıyası bedene mensup olanlara bırak. Murdar, zaruret vakti helâl olur. Vuslat kâbesi ortadayken kıble aranmaz. Fakat araştırmadan, doğru bir ictihatta bulunmadan heva ve hevesine uyarak bid'ate kapılanı, Yel, Ad gibi kapar, öldürür. O, Süleyman değildir ki onun tahtını götürsün!
Yel, Ad için alçaltıcı bir hamaldır, obur bir adamın elindeki kuzu gibi hani. Obur, kuzuyu oğlu gibi kucağına alır, fakat kasap gibi onu kesmeğe götürmektedir. Yel, Ad kavmine ululanır, onları kahreder. Onlar, yedi dost sanırlar ama düşmandır. Ansızın postunu tersine çevirdi mi o kötü arkadaş onları paramparça eder. Yel, seni Ad gibi kırıp geçirmeden sen, onu yatıştır. Yel, pek yaman bir sınamadır çünkü.
Hûd. onlara öğüt verdi. Dedi ki: Ey kibirli kavim, hu yel, yapıştığınız şeyi elinizden alır. Yel, Tanrı askeridir. Yalnız nifak yüzünden birkaç gün sizinle uzlaştı, hoş geçindi. O, iç yüzden yaratıcısiyle uzlaşmıştır, onun sözünden çıkmaz. Ecel gibi gelir, size el atar. Bak, nasıl ağıza girmede. Her solukta azametli bir surette girip çıkmada. Boğaz da ondan emin, dişler de. Fakat Tanrı, dişin içine gir demedi miydi?
Bir zerrecik yel, dağ kesilir, dağ kadar ağırlaşır. Diş ağırısı, insanı hasta ve perişan bir hale sokar, ağlatıp inletmeye başlar. Bu, emin bir surette geçip giden aynı yeldir. Ekinin caniydi, ölümü oldu işte. Bir adamın elini öpersin. Fakat kızdı mı o öptüğün el, bir topuz kesilir. Hâsılı, yelin kötülüğünü gören yarabbi, yarabbi; ey yardımı dilenen Tanrı, sen bu yeli defet; sen bu diş ağrısını dindir demeye koyulur. Ey ağız, bu geçip giden yelden haberin bile yoktu. Şimdi anladın ya, dişlerini sık da istiğfar et bakalım.
Dişi ağrıyanın keskin gözlerinden yağmur gibi gözyaşları akar. Dert inkâr edenlere aman Allah dedirtir. Erden, erlerin sözünü kabul etmedin, bari şimdi derde düştün, Tanrı vahyini kabul et. Yel der ki: Ben Tanrı elçisiyim. Gah hayır haber getiririm, gah şer haber. Başıma buyruk değilim, Tanrı emrine tabiim. Ben senin gibi padişahımdan gaafil değilim ki. Süleyman'a benzersin, onun haliyle hallenirsen seni Süleyman gibi başımda taşırım.
Ben sana iğreti olarak gelir, mal olurum; seni kendime, sırlarıma vâkıf ederim. Fakat isyan ettin, düşmanlığa kalkıştın mı sana ancak üç dört günceğiz hizmet ederim. Sonra seni Ad gibi başaşağı eder, düşmancasına ordunun içine dalar çıkarım. Bu suretle de iman, gam mayası olduğu zaman, gayba imanın kuvvetleşir. O zaman zaten herkes inanır, mümin olur. Bütün baş çekenler, baş eğerler.
O zaman herkes ağlar, sızlar, yoksulluğunu söyler. Hırsızla yol kesicinin darağacının altında imana gelip sızıldanması gibi hani. Fakat daha önce gayb âlemine iman edersen, o âleme sahibolursan iki cihanı da elde eder, kendi başına buyruk olursun. İki günlük iğreti ve bozuk düzen bir surette değil, ebedî olarak şahlık ve padişahlık elde edersin. Savaştan, gürültüden kurtulur, kendi işine sahibolursun. Padişah kesilir, kendi davulunu döversin. Bize bu âlem, boğaz gibi dar gelmede. Keşke boğaz ve ağız, toprak yeseydi!
Zaten bu ağız toprak yer. Fakat renklerle bezenmiş, çeşitli suretlere girmiş toprağı yer. Oğul, bu kebap, bu şarap, bu şeker, bezenmiş, boyanmış topraktır. Onları yedin de onlar et ve deri oldu mu et rengine girerler, fakat onların aslı; topraktır. Hem topraktan türlü türlü şeyler yapar, hem de yine hepsini ufalar, toprak haline sokar. Hintli; Kıpçak; Rum ülkesinin halkı ve Habeş... Hepsi de mezarlarında hoş bir halde aynı renktedir.
Buna dikkat et de o rengin, o güzelliğin tamamiyle bir yüz örtüsünden ibaret olduğunu, iğreti bir şey bulunduğunu bil. Bâkir renk ancak Tanrı rengidir. Ondan başka renkler, bil ki çan gibi iğreti ve bağlantıdır. İbadet edenlerdeki doğruluk, takva ve yakîn rengi, ebediyen bakidir. Şüphe, küfran ve nifak rengi de âsiler için ebedîdir. Asi Firavun' un yüz karası gibi hani. Bedeni geçip gitmiştir ama rengi bakidir.
ℹ️ Übersetzung: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953), Ausgabe des türkischen Bildungsministeriums; GEMEINFREI, da der Übersetzer vor über 70 Jahren verstarb. Digitale Quelle: semazen.net. Die Kommentare von Abdülbâki Gölpınarlı wurden bewusst ausgelassen (noch urheberrechtlich geschützt). Nur zur Information; die Übersetzung ist auf Türkisch.
✉️ Newsletter abonnieren
Neue Routen, Veranstaltungen und Reisetipps per E-Mail.