Ana SayfaMesnevî-i Şerîf ve Günün Mesnevisi › 5. Cilt

Mesnevî — 5. Cilt

4238 Beyit · 3485–3579 beyitler · Sayfa 36/43

3485–3489

Âşıkların şarabi gönül kanidir.Onların gözleri yolda,konaktadır. Böyle bir korkunç çölde bu akıl kılavuzu, tutulup kalıt. Sen de kılavuzları gözetirsen kervanı helak eder, yolu yitirirsin. Arpa ekmeği bile hakikaten haramdır.Nefsin önüne kepekle karşılık ekmek koy. Tanrı yolunun düşmanını hor tut.Hırsızı mimbere çıkarma,dara çek.

3490–3494

Hırsızın elini kes. Kesmekten âcizsen hiç olmazsa bağla. Seti, onun elini bağlamazsan o,senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o,senin ayağını kırar. Halbuki sen, düşmana şarap ve şeker kamışı veriyorsun. Niçin?Ona zehir gibi gül, taş ve desene! Zahit, gayrete gelip testiye bir taş attı, kırdı. Köle de testiyi elinden atıp zahitten kaçtı. Beyin yanına gidince bey,şarap nerde? dedi. Köle birbir macerayı anlattı. Emîrin, zahidi tedip için şiddetle gitmesi

3495–3499

Bey, ateşe döndü, hemen yerinden doğruldu, bana o zahidin evi nerde? Göster dedi. Göster de şu ağır gürzle kafasını ezeyim. O kahpe oğlunun akılsız kellesini kırayım. O,köpekliğinden doğru yolu göstermeyi ne bilir?O,ancak şöhret âşıkı. Bu yobazlık, bu riya ile kendisine bir mevki yapmak, bir şey bahane ederek kendini göstermek istiyor. Onun, şuna buna riya yapmaktan başka hiçbir hüneri yok.

3500

Deliyse,fitne çıkarmak istiyorsa delinin ilâcı,öküz aletinden yapılma kamçıdır.

3501–3504

3501 Vurmalı kerataya da kafasındaki Şeytan çıksın. Eşekçiler, nodullamadıkça eşek gider mi hiç? Bey, eline bir topuz alıp sokağa çıktı. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde geldi, zahidin evine girdi. Kızgınlıkla zahidi öldürmek niyetindeydi. Zahit, evde bulunan yünlerin altına girip gizlendi. Zahit, beyin sözlerini yün bükenlerin yünleri altına gizlenmiş, işitiyordu.

3505–3509

Orada kendi kendine dedi ki: Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyliyebilir, çünkü onun yüzü serttir. Ayna gibi demirden bir yüz gerek ki sana çirkin yüzüne bak desin. Delkak'ın, Seyyid Şah-ı Tirmiz'i mat etmesi Padişah, Delkak'le satranç oynardı. Delkak, padişahı mat etti mi padişah, derhal kızardı. Bunu kibrine yediremez, tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer birer Delkak'in başına vururdu. Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der, sabrederdi.

3510–3514

Bir gün, yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti. Delkak, zemheride çıplak kalmış adam gibi tirtir titriyordu. Bir oyun daha oynadı, yine padişah yutuldu. Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince, Delkak, sıçradı, bir köşeye kaçtı; korkusundan altı tane halının altına girdi. Yastıklarla o altı halının altına gizlenip padişahın .satranç taşlarından aman buldu. Padişah, ne yapıyorsun, bu ne? deyince, padişahım dedi. Tu Allah müstehakını versin!

3515–3519

Ateşler püskürüyorsun. Senin gibi öfkeci bir padişaha döşeme altından başka bir yerde doğru söz söylenebilir mi? Sen mat oldun ama ben de şahın çarpmasından mat oluyorum. Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum! Mahalle, o beyin bağrış, çağrışiyle, kapıyı tekmelemesi, vurun, tutun diye nara atmasiyle doldu.. Sağdan, soldan halk dışarı fırladı. Ey ulumuz, af zamanıdır. Onun beyni kurumuş. Şimdi onun aklı, fikri, çocukların aklından, fikrinden az.

3520–3524

Hem zahit, hem ihtiyar. Bu halindeki şu zahitlik, onu kat kat zayıflatmış. Bu zahitlikten de bir feyze nail olamamış. Zahmetler çekmiş de sevgiliden bir hazine elde edememiş. İşler yapmış da bir pul kazanamamış. Ya o iş, onun harcı değilmiş, ya henüz mükâfat vakti gelmemiş. Ya o çalışma, çıfıtça bir çalışma, yahut da mükâfata erişmesinin bir zamanı, bir saati var. Ona bu dert, bu musibet yeter. Şu kanlı ovada kimsiz, kimsesiz kala kalmış.

3525–3529

Gözleri ağrıklı, bir bucağa çekilip oturmuş, yüzünü ekşitmiş, suratını asmış. Ne bir göz hekimi var ki derdine yansın, ne onun aklı var ki bir göz ilâcı arayıp bulsun, gözüne çeksin. Kendi zannına uymuş, çalışıp çabalamaya koyulmuş, işim, iyileşecek diye bir ümide kapılmış. Halbuki onun tuttuğu yolla sevgilinin vuslatı arasında ne uzun bir mesafe var. Çünkü o, baş aramıyor, reis olmayı istiyor. Bir an, Tanrıyle, nasibim bu hesapta hep zahmet mi diye âdeta didişmede..

3530–3534

Bir an hep uçuyor, ele geçmiyor, bizim kolumuzu kanadımızı kırıyorsun diye bahtiyle kavga etmede. Kim, renge, kokuya mahpus kalırsa zahit olsa bile huyu iyi olmaz, dar canlıdır. Bu daracık duraktan çıkmadıkça nasıl olur da ahlâkı düzelir, gönlü ferahlar? Zahitlere, genişliğe çıkmadan yalnız bulundukları zaman bıçak ve ustura vermeye hiç gelmez. Darlıklarından, muratlarına eremediklerinden, dertlerinden karınlarını deşiverirler. Mustafa aleyhisselâmın, Cebrail aleyhisselâmın geç görünmesi yüzünden daralıp kendisini Hıra dağından atmaya kalkışması ve Cebrail aleyhisselâmın kendini atma... önünde devletler var diye kendisini göstermesi

3535–3539

Mustafa'yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail, sakın yapma. Kün emrinde sana nice devletler takdir edilmiştir deyince, Yatışır, kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, Yine gamdan, dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi. Bu sefer Cebrail görünür, ey eşi olmayan Padişah, yapma bunu derdi.

3540–3544

Hicap keşfedilip de o inciyi koynunda buluncaya kadar bu haldeydi. Halk, her çeşit mihnetten ötürü kendini öldürüp dururken mihnetlerin aslı olan bu ayrılığı nasıl çeksin? Halk, canını feda edene şaşar. Fakat bizim her birimiz fedayi huyluyuz. Ne mutlu o kişiye ki bedenini, feda edilmeye değer bir dosta feda etmiştir. Herkes, bir fennin, bir sanatın fedaisidir. Ömrünü o yolda sarf eder, ölüp gider.

3545–3549

İster doğularda olsun, ister batılarda, herkes, nihayet ölür. O zaman ne âşık kalır, ne maşuk! Hiç olmazsa bu devletli, zaten şu hünere gönüllü, kendisini feda etmiş. Onun öldürülmesinde yüzlerce hayat var. Âşık da onca ebedî, maşuk da, aşk da. İki âlemde de dileğine ermiş, iyi bir ad san kazanmış. Ey ulular, âşıklara acıyın. Onların şanı, helak olduktan sonra bile helak olmaya hazır bulunmaktır. Beyim, onun kabalığını affet. Onun derdine, betbahtlığına bak.

3550–3554

Onu affet de Tanrı da seni affetsin, suçlarını yarlıgasın. Sen de gafletle az testiler kırmamışsındır. Sen de affa ümit bağlamışsındır. Affet de ahrette sen de af edilesin. Kader, ceza vermede kılı kırk yarar. Beyin, o şefaatçilere ve komşulara, neden küstahlık edip testiyi kırdı? Bu hususta şefaat kabul etmem. Onun cezasını vermeye yemin ettim diye cevap vermesi Bey dedi ki: O kim oluyor ki bizim testimize taş atıp kırıyor? Benim civarımdan erkek aslan bile yüzlerce çekingenlikle, korka korka geçmede.

3555–3559

Neden kulumuzun gönlünü incitti, bizi konuğumuzun yanında utandırdı? Onun kanından daha değerli olan şarabı döktü de kadınlar gibi bizden kaçıp da gizlendi. Fakat tut ki bir kuş gibi uçsun, benim elimden nerde canını kurtaracak? Kahır okumla kanadını kırar, onun arda kalası kanadını koparırım. Benden kaçıp da bir katı taşın içine girse, gizlense yine onu tutar, o taşın içinden çıkarırım.

3560–3564

Ona bir kılıç çalayım da bütün kaltabanlara ibret olsun! Herkese yobazlık satsın, bu yetmiyormuş gibi bir de bize satmaya kalkışsın ha! Onun da cezasını şimdicik vereceğim, onun gibi yüz tanesinin de. Öyle kızmış, öyle kan dökülücüğü tutmuş ki ağzından ateş püskürüyordu. Zahidin komşulariyle şefaatçilerinin ikinci defa olarak beyin eline, ayağına kapanarak yalvarmaları O şefaatçiler, onun o hay hayına karşı birçok defalar elini, ayağını öpüp, Dediler ki: A beyim, sana kin gütmek yaraşmaz. Şarap dökülüp gittiyse ne çıkar? Sen şarapsız da hoşsun.

3565–3569

Şarap, neşe sermayesini senden alır. Suyun letafeti senin letafetine imrenir. Padişahlık et, ey merhamet sahibi, ey kerem sahibinin oğlu, kerem sahibinin oğlu kerem sahibi bağışla. Her şarap, bu boya, bu yüze kuldur. Bütün sarhoşlar sana haset ederler. Senin, gül renkli şaraba hiç ihtiyacın yok. Gül rengini bırak, gül renklilik sensin zaten. Ey zühre'ye benziyen yüzü kuşluk güneşi olan, ey rengine karşı gül rengi yoksul bir hale gelen bey,

3570–3574

Şarap, küpte gizlice senin yüzünün iştiyakiyle kaynayıp coşar. Sen baştanbaşa denizsin, ıslaklığı ne istersin ki? Sen, tamamiyle varlıksın, yokluğu ne ararsın ki? Ey parlak ay, tozu ne yapacaksın? Ay bile, senin yüzüne bakar da sararır. Sen hoşsun, güzelsin, her türlü hoşluğun madenisin. Neden şaraba minnet edersin ki? Başında "Biz insan oğullarını ululadık" tacı, boynunda "Biz sana kevser ırmağını verdik" gerdanlığı var.

3575–3579

İnsan cevherdir, gök ona arazdır. Her şey fer'idir, her şeyden maksat odur. Ey akıllar, tedbirler, fikirler kulu kölesi olan bey, mademki böylesin, kendini neden böyle ucuza satıyorsun? Sana hizmet etmek, bütün varlık âlemine farzdır. Bir cevher, neden arazdan ihsan ister ki? Yazıklar olsun, kitaplardan bilgi arıyorsun ha, helvadan zevk istiyorsun ha! Bir bilgi denizisin ki bir ıslaklıkta gizlenmiş; bir âlemsin ki üç arşın boyunda bir bedene bürünmüş!

ℹ️ Çeviri: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953) — MEB Şark-İslâm Klasikleri baskısı; çevirmenin vefatının üzerinden 70 yıl geçtiği için metin KAMU MALIDIR. Dijital kaynak: semazen.net (Uluslararası Mevlânâ Vakfı) PDF'leri. Baskıdaki Abdülbâki Gölpınarlı'ya ait açıklama bölümleri telif koruması sürdüğü için bilinçli olarak alınmamıştır. Bölümler baskıdaki 5'erli beyit numaralarına sadıktır; sayfa düzeninden kaynaklı küçük kaymalar olabilir. Bu bölüm bilgilendirme amaçlıdır; metne yorum eklenmez. Hata bildirmek için iletişim sayfamızı kullanabilirsiniz.

✉️ E-Bültenimize Katılın

Yeni rotalar, etkinlikler ve gezi önerileri e-postanıza gelsin.