Bedenden vuslat ipini kopardılar mı sana senin huzuruna gelirler. Çünkü senden ikbal ve devlete erişmişlerdir. Baş aşağı geri dönmeden emin olarak "Biz, şüphe yok rabbimize dönenleriz" diye havada kanat çırparlar. O keremden de "Gelin, yücelin" diye ses gelir, O dönüşten sonra artık o hırs, o keder kalmaz.. Alemde çok gariplikler çektiniz. Ey ulular, kadrini bilin. Bu ağacın gölgesinde nazla sarhoş olarak ayaklarınızı uzatınız.
Ana Sayfa › Mesnevî-i Şerîf ve Günün Mesnevisi › 5. Cilt
Mesnevî — 5. Cilt
4238 Beyit · 4180–4238 beyitler · Sayfa 43/43
Din yolunda zahmetler çeken ayaklarınızı ebedî hurilerin kucaklarına, ellerine uzatın. Huriler, merhametli bir halde birbirlerine işaret ederek bu sofiler, seferden döndüler. Güneş nuru gibi saf sofiler, bir müddet toprağa düştüler, pisliğe karıştılar. Fakat ayaklarında, üstlerinde başlarında hiçbir pislik olmaksızın tertemiz olarak güneşin nuru gibi yüce yüce güneş değirmisine geldiler. Yüce Tanrı, bu suçlular da başlarını duvarlara vurdular.
Kendi hatalarını, suçlarını anladılar. Padişahın oyununda mat oldular ama, Şimdi ah ederek ey lütfu, suçlulara yol gösteren Tanrı diye sana yüz tuttular. Lütfet, yolda kirlenenleri tez af Fıratında, yıkanılacak kaynakta yıka, arıt. Arıt da uzun zamandır işlenegelen suçtan yıkansınlar, temizlerin safına katılıp namaz kılsınlar. Sayıdan dışarı olan o saflarda "Bizler saflarız" nuruna gark olsunlar.
Söz, bu halin övüşüne gelince kalem de kırıldı, kâğıt da yırtıldı. Hiç deniz, bir kaba sığar mı? Aslanı bir kuzu kapıp götürebilir mi? Perde ardındaysan perdeden çık da o şaşılacak padişahlığı gör. Sarhoş kavim, kadehini kırdılar ama senden sarhoş olanların özrü vardır. Onların sarhoşluğu, ikbal ve malla değildir ey işleri tatlı Tanrı, senin şarabından sarhoş olmuştur onlar. 4200, Ey padişahlar padişahı, onlar senin hususiyetinden sarhoş olmuşlardır. Ey af eden Tanrı, kendi sarhoşunu affet. Hitap ettiğin zaman senin hususiyetinin lezzeti, insanı, öyle bir sarhoş eder ki, yüz küp şarap insanı öyle sarhoş edemez. Mademki beni sarhoş ettin, had vurma bana. Şeriat, sarhoşlara had vurmaz. Aklım başıma gelsin de o vakit döv. Zaten ben ayılmayı istemiyorum ki. Ey lütuflar ve ihsanlar sahibi Tanrı, senin şarabını içen, ebedî olarak aklından da kurtuldu gitti, had vurulmasından da.
Onlar, sarhoşluklarının verdiği yoklukta ebedi olarak kalırlar. Sizin sevginizde yok olan gayri ayılıp kalkamaz. İhsanın bize yürü der, yürü ey aşkımızın ayranına kapılmış olan! Sinek gibi ayranımıza düşmüşsün.. Sen, sarhoş değilsin ey sinek, şarabın ta kendisisin. Ey sinek, gerkesler, senden sarhoş olurlar. Çünkü sen, bal denizine at sürmüşsün. Dağlar, zerreler gibi senin sarhoşundur. Nokta da senin elindedir, pergel de, çizgi de.
Halkın titrediği fitne, senden titrer.. Her değerli mücevher, sence ucuzdan ucuzdur. Tanrı, bana beş yüz ağız verseydi de ey can ve ey cihan, seni anlatsaydım. Halbuki bir ağzım var, o da ey sırları bilen Tanrı, senden utancından kırık dökük! Fakat yokluktan daha kırık dökük olmam ya.. Bunca ümmetler, onun ağzından zuhur etti. Yüzlerce gayb eserleri, Tanrı'nın lütuf ve ihsa-niyle yokluktan dışarı çıkmayı beklemede.
Ey keremine kurban olduğum Tanrı, başım, senin havanla dönmede. Sana rağbetimiz, senin dileğinle oluyor. Nerde bir yol yürüyen varsa onu Tanrı cezbesi çekmektedir. Hiç yel olmadan toprak havaya kalkar mı? Hiç deniz olmadan bir gemi, denize ayak atabilir mi? Abıhayat önünde kimse ölmez.. Halbuki abıhayat, senin suyunun yanında bir tortudan ibarettir. Abıhayat, can kıblesidir. Dostlar, bağlar, bahçeler, suyla yeşerir, güler.
Ölümü içenler, onun aşkiyle dirildiler; gönüllerini candan da çekmişlerdir, abıhayattan da. Aşkının suyu mademki bize el verdi, abıhayatını bizce hiçbir değeri yok artık Her can, abıhayattan diridir. Fakat abıhayatın suyu da sensin. Her an bana bir ölüm, bir haşir verdin de o keremin neler yaptığını gördüm. Senin yeniden dirilteceğine güvenim var; o yüzden bu ölüm, bana uyku gibi görünmede ey Tanrı.
Her an yedi denize de serap olsa ey suyun suyu, sen onu kulağından tutar, getirirsin. Akıl, ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi yağmurdan korkar mı hiç? Bu cilt, Mesnevi'nin beşinci cildidir. Can göğünün burçlarındaki yıldızlara benzer. Yıldızları tanıyan gemiciden başkasının duyguları, yıldızla yol bulamaz. Başkaları, yıldızları ancak seyrederler, ne kutlularından haberleri vardır, ne kırandan.
Geceleri tâ sabahlara kadar böyle şeytanları yakıp yandıran yıldızlarla aşinalık et. Her biri, kötü zanna kapılmış Şeytanı defetmek için gök kalesinden âdeta neft atmaktadır. Yıldızlar, Şeytana akrep gibidirler, fakat müşteriye en yakın bir dosttur onlar. Yay, okla Şeytanı oklar, bir yere mıhlarsa ekinleri, meyvaları sulamak için kova, suyla dolu. Balık, gerçi azgınlık gemisini kırarsa da dost için öküz gibi ekin eker.
Güneş, geceyi aslan gibi paralarsa da lâal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur. Yokluktan başgösteren her varlık, birine zehirdir, öbürüne şeker. Dost ol, kendi kötü huyundan ayrıl da zehir küpünden bile şeker ye! Faruki tiryak, ona şeker kesilmişti de onun için zehir, Faruk'a bir zarar vermedi. -Beşinci cildin sonu- 3501 - 4235 Beyitlerin Notları S. 285, B. 3506 dan sonraki ballık: Delkak için bakınız: c. 2, s. 217, b. 2333 ün izahı. S. 289, B. 3548: Arapçadır. S. 292, B, 3582: Ukde, güneşin tutulma noktasına denir. S. 292, B. 3590 dan sonraki başlık: "Bu dünya yaşayışı, ancak saçma ve oyuncak bir şeydir. Şüphe yok ahiret yurdu ebedîdir; bilseler." Sûre 26 (Ankebut), âyet 64. S. 293, B. 3597: Bezden yapma bebeklerle oynamak ve erkek çocukların sopayı apışları arasına alarak ata binme oyunları, o zamanlar da varmış. İkincisine "Sadi"nin bîr gazelinde de tesadüf ediyoruz. S. 294, B. 3604: c. l, s. 392, b. 3449 un izahına bakınız. S. 294, B. 3608:İki kıbleden maksat Kudüs'le Mekke'dir. Mekke'deki Kabe kıble olmadan Kudüs'teki Mescidi Aksa'ya dönülerek namaz kılınmıştı. Bir gün, öğle namazı kılınırken kıble Kabe oldu ve Peygamberle beraber sahabe Kabe'ye döndüler. Namazın geri kalan kısmı Kabe'ye doğru kılındı. Bu yüzden, bu vakanın olduğu yere yapılan mescit de. "Mesçid el-kıbleteyn - İki kıble mescidi" adını almıştır. İki kıble imamı da Peygamberdir. S. 300, B. 3612: Arap alfabesinin ilk harfi olan elif, dümdüz bir çizgidir ve noktanın uzatılmasından meydana gelmiştir. Noktası olmadığı gibi hareke de almaz. Bu bakımdan onu kayıtsızlık ve hürlükle vasıflandırmışlardır. Aynı zamanda boy da elife benzetilir. Sofiler de elife birçok mânalar vermişlerdir. S. 295, B. 3619: c. l, s. 90, b. 926 nın izahına bakınız. S. 296, B. 3631: S. 159, b. 1943-1944 an izahına bakınız. S. 299, B. 3673: Misafir odası, köylerde pek ziyade revaçlıdır. Her köyün bir misafir odası vardır. Bu odaya, varlıklı köylüler tarafından sırayla bakılır. Her gece bir köylü, oraya yemek gönderir. Bundan başka ayrıca varlıklı köylülerin de birer misafir odası bulunur. Bu âdetin, Selçuklular devrinden beri olduğunu bu beyitlerden anlamaktayız. S. 299, B. 3675 ten sonraki başlık: Sofilerde konuğa pek hürmet edilir. Hattâ "Her geceyi kadir, her konuğu Hızır bil" sözü, aralarında atalar sözü olarak söylenegelmiştir. S. 300, B. 3689: c. l, s. 207, b. 2096 nın izahına bakmış. S. 301, B. 3694-3695 Arapçadır. S. 302, B. 3712: Kur'an'ın 9 uncu sûresi olan Tevbe sûresinde münafıkların yaptıkları mescitten bahsedildikten sonra Peygamberin mescidi anlatılırken "Orada erler vardır ki tertemiz olmayı severler, Tanrı da tertemiz olanları sever" denmektedir, (âyet 108). 24 üncü sûrede de (Nur) "Erler vardır ki alışveriş ve kazanç, onları Tanrı'yı anmadan, namaz kılmadan, zekât vermeden alıkoymaz. Kalblerle gözlerin döndüğü günden korkarlar" denmektedir (âyet 37). Kur'anın daha başka sûrelerinde böyle azimde ilerletmiş adamlara "erler" denmektedir. Bu bakımdan Sofiler, "erler - rical" tâbirini, bir mertebeyi gösteren tâbir olarak kabul ederler. Burada erkeklik, kadınlık meselesi bahis mevzuu olamaz. Mesela, bir kadın hakkında da "Rical mertebesine erişmiştir" derler. S. 308, B. 3786 dan sonraki baslık: 102 nci sûresinin (Tekâsür) 3 ve 4 üncü âyetleridir. S. 308, B. 3789: "İleri geçenlerin ileri geçenleri., işte Tanrı'ya yaklaşmış olanlar onlardır" Sûre 66 (Vakıa), âyet 10, 11. Bu âyet, ilk müslüman olanlar hakkındaysa da Peygamber "Her zaman Ümmetim içinde ileri geçenler vardır" diyerek imanda, insanlara hayırlı olmada ve ibadette ileri gidenler hakkında da olduğunu anlatmıştır. S. 311, B. 3820: "İnananlardan erler vardır ki Tanrı ile ahdettikleri şeyi tutarlar. Onlardan bir kısmı ahitlerini yerine getirmiştir, henüz bekliyenler ve hiçbir surette ahdini değiştirmeyenler de vardır. Sûre 83 (Ahzab), Ayet 23. S. 314, B. 3859: 59 uncu sûreyle (Haşr) 61 inci sûre (Saf) "Göklerde yeryüzünde ne varsa Tanrı'yı" tesbih eder. O, yücedir ve hüküm sahibidir" diye başlar. S. 314, B. 3866-. Arapçadır. S .320, B. 3940: "Sizin dininiz sizin, benimki benim." Sûre 109 (Kâfirûn), âyet 6. S. 323, B. 3979: Heba denilen Heyula, aslan Yunanca bir kelimedir. Hükema felsefesinde maddenin esas vasfıdır ki her şekli ve sureti kabul edebilir. Teknedeki hamurdan istenilen şekil ve suretlerde ekmek, çörek ve simit yapılabildiği gibi heyula, yani maddenin esası da ağaç, kuş, insan, hayvan, taş, toprak.... her şey olabilir. S. -324, B. 3994 ten sonraki başlık: "İyilik edenin iyiliği kendine, kötülük edenin kötülüğü yine kendine, Rabbin, kullarına zulmetmez." Sûre 41 (Secde), âyet 46 "Şüphe yok Rabbin, gözetleme yerindedir, görür." Sûre 89 (Fecr), Ayet 14. S. 325, B. 4000: "Bir kötülüğün cezası, ona benzer bir kötülüktür. Kim affeder, işi düzeltirse mükâfat Tanrıya aittir. Şüphe yok o, zâlimleri sevmez." Sûre 42 (Şûra), âyet 40. S. 325, B. 4008: "Rabbiniz, size acıyabilir. Fakat döndünüz de yine fenalık yaptınız mı biz de döneriz. Cehennemi, kâfirlere zindan ettik." Sûre 17 (Esra), ayet 8. S. 327, B. 4024 ten sonraki başlık: "Rabbinin kısmetini "olar mı paylaştırıyorlar? Dünyadaki geçimlerini de, aralarında biz paylaştırdık, bazılarını derece bakımından bazılarına üstün ettik de bu suretle bazıları, bazılarını hizmetlerinde kullanırlar. Rabbinin rahmeti, onların topladıklarından, biriktirdiklerinden hayırlıdr." Sûre 43 (Zuhruf), âyet 32. Bu başlıkta iki beyit vardır. Bunların ikincisi Hakîm-i Senâî'nin "Esra-nâme" sindendir. S. 327, B. 4030: Böyle bir hadîs vardır, bundan önceki ciltte de geçti. S. 333, B. 4101: "Tanrı insana gücü yettiği derecede teklifte bulunur. Herkesin kazandığı iyilik de kendinedir, kötülük de, Rabbimiz, unuttuğumuz, yanıldığımız şeylerden dolayı bizi hoş gör. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, takatimiz olmayan şeyi yükleme bize. Bizi bağışla, bizi yarlıga, bize acı. Sen sahibimizsin, sen bize kâfir kavme karşı yardım et..." Sûre 2 (Bakara), âyet 286, son âyet. S. 335, B. 4119 dan sonraki başlık: Bu âyet için bakınız: S. 273, b. 3339 un izahı. S. 335, B. 4120: Top ve çevgân oyununda topu çelen ucu eğri sopaya sevlican da denir. S. 335, B. 4128: Rab, öğreten, belleten ve her şeyi, yavaş yavaş kemaline götüren mânalarına gelir. Bu bakımdan meselâ Hıristiyanlıkta İsa'ya da "Rab" denir. Âlemlerin rabbi Tanrı'dır, ona karşı her şey "merbub"dur. Yani onun terbiyesine muhtaçtır. S. 337, B. 4144: Mevlâna'nın babasının, memleketi olan Belh'i terkedip Konya'ya gelmesine sebep olan ve büyük tefsiriyle meşhur bulunan Fahreddin-i Razi için bakınız: C.1, s. 132, b. 1350’nin izahı. S. 337, B. 4147: Hulul, bir şeyin bir şeye girmesi, sızması, ittihat iki şeyin birleşmesi demektir. Kelâm yani islâm felsefesinde hulûl, Tanrı'nın kula girmesi suretiyle kulun Tanrılaşması, ittihat da Tanrı ile kulun birleşmesi inanışıdır ve her ikisi de bâtıldır. Şeriatçılar, Vahdeti vücutta ileri gidenlere bu iki inanışı isnadetmişler, onlar da biz Tanrı'dan başka bir varlık tanımıyoruz. Hulul ve ittihat için iki varlık olması lâzımdır diye bunu şiddetle reddetmişlerdir. S.-337, B. 4152 den sonraki başlık: Bu başlıktaki hadis, Buhari ve Müslim hadîslerindendir (Ankaravî, s. 863). Ayetin tamamı şudur: "İnsanları, yeryüzünde yürüyen hayvanlarla dört ayaklı hayvanları renkleri çeşitli olarak yarattık. Söz budur ancak: Tanrı'dan, bilen kulları korkar. Şüphe yok ki Tanrı yücedir ve yargılayıcıdır." Sûre 35 (Fâtır) âyet 28. S. 339, B. 4173-4174: "Ben, halkı benden faydalansınlar diye yarattım, ben onlardan faydalanayım diye değil" mealinde bir hadîsi kutsi rivayet edilmiştir. S. 340, B. 4194: "Melekler, bizden hiçbiri yoktur ki onun muayyen bir durağı olmasın. Biz saf saf dururuz; derler." Sûre 37 (Sâffât), âyet 164-165. S. 341, B. 4201-4202: Had, şeriatta herhangi bir suça karşılık verilen ceza demektir. Sarhoşluğun cezası 80 sopadır. Sopanın birkaç kişi arasında atılması, sopa atanın dirseğini vücudundan ayırmaması ve döğülen adamın ayaklarına vurulması lâzımdır. Fakat had sarhoşa sarhoşken vurulmaz, sarhoşluğu geçtikten sonra vurulur. S. 341, B. 4205: Arapçadır. S. 343, B. 4232-4234: Bu beyitlerdeki akrep kelimesi, hem akrep, hem de akrep burcu manasınadır. Kavis hem yay, hem de kavis burcudur. Tir, hem oktur, hem Utarid yıldızı. Müşteri, hem bildiğimiz bir şey satın almak istiyen, hem de müşteri yıldızı, delv, hem kova, hem delv burcu, hut hem balık, hem hut burcu, sevr de hem öküz, hem de sevr burcudur. Müslümanlıkta, gökten haber çalmak üzere gökyüzüne çıkan şeytanlar, şahaplarla yakılır, bir teşehhüp hâdisesi olan bu hâdiseye halk yıldız aktı der. Aynı zamanda ay, akrep burcundayken o saat kutsuzdur ve sefere gitmek, iyi değildir. Hâsılı Mevlânâ, bu kelimelerin iki mânalariyle ve bu inanışlarla bir sanat yaparak "Yıldızlar, şeytanlara birer akrep gibidirler ama kutlu bir yıldız olan müşteri için en yakın akraba kesilirler. Kavs, tir'le şeytanı oklarsa da delv, ekini ve meyvaları yetiştirmek için suyla doludur. Hut, azgınlık gemisini kırıp parçalarsa da dost için sevr gibi tarla sürer" diyor. S.343, B. 4235: Bu beyitte de, esed, hem aslandır, hem de esed burcu. Eskilere nazaran lâal, alelade bir taşken güneş ziyasiyle o tatlı kırmızı rengi alır. Bu beyitte de "Güneş, geceyi bir esed gibi paralar, parçalar, fakat lâal, onun yüzünden atlas elbise giyinir" diyor ve esed kelimesinin iki mânasiyle oynuyor. S. 344, B. 4238: Rivayete göre Rum kayseri, ikinci halife Ömer'e bazı hediyeler göndermiş. Bunların arasında bir katrası bir adamı derhal öldürecek bir şişe de zehir varmış. Ömer, elçiden bunu öğrenince şişedeki zehri tamamiyle içmiş ve ölmemiş (Ankaravî, s. 877), Tiryak-ı Faruki eski tıpta zehirlenenlere verilen bir ilâçtır. İ l a v e 318 inci sahifeden itibaren "Mısır Halifesi" nden bahsedilmektedir. Abbasoğulları, Halifeliği, Hulâgû'nun Bağdad'ı almasından sonra tarihe karışmış ve bu halifelerin otuz beşincisi olan "El-Zâhir bi-emrillâh Ebu-Muhammed Hasan" in oğlu ve otuz altıncısı olan "El Mustansır-billâh Ebu-Ca'fer el-Mansur'un kardeşi Ahmed, gizlenmiş, bir müddet sonra da Mısır'a gidip Türk sultanlarından Melikızzâhir Rükneddin Baybars'a sığınmış. Mısır Kazil-kuzât'ı önünde soyunu ispat ederek, 659 recebinin dokuzunda "El-Mustansır-billâh Ebu-Kaasım" lâkabiyle halife olmuştu. Baybars, Bağdat halifeliğinii tekrar diriltme niyetiyle El- Mustansır'ı, bir orduyla Irak'a göndermiş, 660 H. de Moğollar tarafından bu ordu mağlûp edilmiş, El-Mustansır da kaybolmuştu. Yerine yine Abbasoğullarından Ebül-Abbas Ahmed, "El-Hâkim bi-emrillâh" lâkabiyle halife olmuştu. Mısır'daki üçüncü halife El Müstekfî billâh-i evvel Ebürrebi' Süleyman, 701 de Halife olduğuna göre Mevlâna'nm Mısır halifesinden bahsetmesine bakılırsa V inci cildin, 660 H. den bir hayli zaman sonra yazıldığına hükmetmek lâzımdır. Mısır halifeleri, hiçbir vakit müstakil olmamışlardır. Halbuki Mevlâna, halifenin Musul'a bir ordu gönderdiğini hikâye ediyor. Bu bakımdan acaba bu hikâye, bir vakıayı hikâye midir ve Mısır Fatımîlerine mi aittir? Biz, buna ihtimal veremiyoruz. Mevlâna gibi "Kıyas'a bile yanaşmayan ve Kur'anı telâkki bakımından "Zahiri Eseri" denebilecek olan bir Alimin tamamiyle "Müevvile" ve "Bâtiniyye" den olan İsmaili halifelerine "Halife" demesine imkân yoktur. İlk Mısır halifesinin Irak'a ordu çekmesi düşünülürse belki bu hikâye, bu savaş esnasında halk tarafında uydurulmuştur. Hâsılı Mevlâna 672 H. de vefat ettiğinden bu "Mısır halifesi" ya "El-Mustansır" dır, yahut da 660 tan 701 e kadar halife olan "El-Hâkim bi- emrillâh" tır. Bu satırları yazmadan maksadımız, V inci cildin, Mevlâna'nın son zamanlarında yazılmış olduğuna tarihi bir kayıt bulabilmektir. VI inci cildin tamamlanmaması ve Sultan Veled'in "Tetimme"si de zaten son cildin, Mevlana'nın vefat yılında bittiğini gösteren en büyük delildir.
ℹ️ Çeviri: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953) — MEB Şark-İslâm Klasikleri baskısı; çevirmenin vefatının üzerinden 70 yıl geçtiği için metin KAMU MALIDIR. Dijital kaynak: semazen.net (Uluslararası Mevlânâ Vakfı) PDF'leri. Baskıdaki Abdülbâki Gölpınarlı'ya ait açıklama bölümleri telif koruması sürdüğü için bilinçli olarak alınmamıştır. Bölümler baskıdaki 5'erli beyit numaralarına sadıktır; sayfa düzeninden kaynaklı küçük kaymalar olabilir. Bu bölüm bilgilendirme amaçlıdır; metne yorum eklenmez. Hata bildirmek için iletişim sayfamızı kullanabilirsiniz.
✉️ E-Bültenimize Katılın
Yeni rotalar, etkinlikler ve gezi önerileri e-postanıza gelsin.