Sandıktan sandığa giden adam, gökyüzüne mensup değildir, sandığa mensuptur. Sandığın yarığı, yeniden yeniye insana sarhoşluk verir. Fakat sandıkta olan, bunu anlayamaz. Bu sandıklara kapılmazsa o vakit kadı gibi kurtulmayı aramaya başlar. Bu nişaneyi bilen, sandıkta olduğunu anlar, korkusuz ve feryatsız durmaz. Kadı gibi boyuna titrer, canı, bir an olsun nerden neşelenecek? Hep onu özler. Kadı naibinin pazara gelerek Cuha' dan sandığı satın alması
Ana Sayfa › Mesnevî-i Şerîf ve Günün Mesnevisi › 6. Cilt
Mesnevî — 6. Cilt
4916 Beyit · 4515–4614 beyitler · Sayfa 46/50
Naip gelip bu sandık kaça? dedi. Cuha, dokuz yüz altından fazla veriyorlar. Fakat ben binden aşağı veremem. Alacaksan aç bak, paranı ortaya dök dedi. Naip, ey hırkası kısa, utan, sandığın değeri meydanda dedi. Cuha, hayır dedi. Görmeden alım satım, şer'î değildir. Malımızı kilim altında satmamız doğru değil. Açayım, bir bak, gör. Değmezse satın alma. Sana da ziyan olmasın babacığım.
Naip ey sırları örten dedi, sırrı açma. Benimle uyuş. Ben bunu böyle kapalı olarak alacağım. Ört de senin ayıbını da örtsünler. Kendine emin olmadıkça kimseye gülme. Niceleri bu sandıkta senin gibi kalmış, kendisini belâlara uğratmıştır. Kendine yapılmasını istediğin şeyi âleme yap, ister eziyet olsun, ister zarar. Çünkü Tanrı, gözetleme yerindedir, pusudadır. Kıyamet gününden önce herkesin lâyığını verir.
Onun arşı pek büyüktür, onun arşı her şeyi kaplamıştır. İhsanının tahtı, bütün canlara yayılmıştır. Arşının bir köşesi de sana ulaşmıştır. Kendine gel de elini din ve adaletten, lütuf ve ihsandan başka bir şey için oynatma, Daima kendi ahvalini gözet. Adalette bulundun mu gönül huzurunu gör, zulümden sonra da vicdan azabını. Cuha, doğru dedi; bu yaptığım sitem ama bilki ilk yapan daha zalimdir. Naip, tek tek hepimizde ilk zulüm yapanız. Yüzümüzün karasiye sevinmedeyiz.
Zenci gibi hani. O da sevinçlidir, neşelidir. Kendi yüzünü kendisi görmez, başkası görür dedi. Hâsılı bu alım satımda macera uzadı. Nihayet naip yüz altın verip sandığı satın aldı. Ey kötü işleri beğenen! Sen de daima sandıktasın; seni hatifler ve gayb âleminde olanlar, satın alıp dururlar. Mustafa salavatullahi aleyh, "Ben kimin mevlâsıysam şüphe yok ki, Ali, onun mevlâsıdır" buyurdu. Münafıklar, "Kâfi değil miydi ki kendisine muti olduk, kul köle kesildik. Bir de, daha çocukluktan kurtulmamış zata bizi kul köle yapmada" diye kınadılar. Bu yüzden ictihat sahibi Peygamber kendine de mevlâ adını taktı, Ali'ye de. Dedi ki: Ben kimin mevlâsı ve dostuysam amcamın oğlu Ali, onun mevlâsıdır.
Mevlâ kimdir? Seni azadeden, ayağındaki kulluk pırangasını çözüp atan! Hürlük yolunu gösteren peygamberliktir. Müminler, peygamberlerden azatlık bulurlar. Ey inananlar, sevinin. Selvi gibi, süsen gibi hür olun. Fakat her an, yeşermiş, güzelleşmiş, bezenmiş gül bahçesi gibi dilsiz dudaksız olarak suya şükredin! Selvilerle yeşillik, daima dilsiz, dudaksız olarak suya ve ilkbaharın adaletine şükredip durmadadır.
Güzelim elbiseler giymiştir, eteğini sürüyerek sarhoş bir balde oynamada, güzel bir halde etrafa amber saçmadadır. Bedenleri, meyva incileriyle dolu bir hokkaya dönmüş, her cüzüleri, bahar padişahından gebe kalmıştır. Meryemler, kocasız olarak Mesih'e gebe kalmışlardır sanki. Susmaktadırlar, fakat sözsüz olarak fasih bir surette konuşuyorlar: Bizim ay, sözsüz olarak doğmuştur. Her dil, bizim kuvvetimizle söz söyleme kabiliyetini bulmuştur. İsa'nın konuşması, Meryem'in kuvvetiyleydi. Âdem'in konuşması, o anın ışığındandı.
Ey inanılır erler, çok şükür edesiniz diye nebatlar içinde daha ne nebatlar var. Onun aksi burada "Kanaat eden alçaldı" sözüdür. Bu makamda söz "Tamah eden yüceldi" sözüdür. Nefsine bu kadar uyma; seni satın alanlardan gafil olma. Cuha' nın karısının ertesi yıl, yine bıldırki geçimi elde ederim ümidiyle kadıya başvurması ve kadı' nın onu tanıması Bir yıl sonra Cuha yine mihnetlere düşüp yüzünü karısına çevirerek dedi ki: Ey akıllı kadın! Bıldırki geçimi yenile. Yine kadıya git, benden şikâyette bulun.
Kadın, yanına başka kadınları da alıp kadı' nın huzuruna gitti. Bir kadını kendisine tercüman etti. Bu suretle kadı'nın, söz söylemesinden kendisini tanımamasını, evvelce uğradığı şeyi hatırlamamasını istiyordu. Kadının bakışı fitnedir. Fakat bu fitne, sesi de duyuldu mu bir katken yüz kat olur. Sesini yüceltmesine imkân bulunmazsa kadının bakışı, yalnız başına fayda etmez. Kadı, Cuha' nın karısı tarafından söz söyleyene dedi ki: Yürü düşmanını getir de ikinizi de dinleyeyim, ona göre hükmedeyim.
Cuha gelince, kadı onu derhal tanıyamadı. Çünkü o, Cuha geldiği vakit sandıktaydı. Yalnız sandık içindeyken alım satım, az çok fiyat verme hususundaki sözlerini duymuştu. Neden kadının nafakasını tam olarak vermedin dedi. Cuha dedi ki: Ben şeriata canla başla kulum. Fakat ölsem bile kefenim yok. Bu oyunda şeş beş derken yutulup gittim. Kadı, Cuha' nın sözünü duyar duymaz onu tanıdı. Geçen yıldaki hilesini, oyununu hatırladı.
Dedi ki: Sen, o şeş beşi geçen yıl oynamıştın da beni tuzağa atmıştın. Benim nöbetim geçti. Benden el çek de bu yıl o kumarı başkasiyle oyna. Arif, şeşten beşten kurtulmuş, tek kalmıştır. Bu tavlanın şeş beşinden çekinir artık. O, beş duyguyla altı cihetten kurtulmuştur. Bu beş duyguyla altı cihetin ötesindeki âlemden sana haber verir. Onun işaretleri, ezelî işaretlerdir. Bütün vehimlerden ileri geçmiştir, hepsinden ayrılmıştır o.
İnsan bu altı köşeli kuyudan çıkmadıkça kuyudaki Yusuf, nasıl olur da dışarı çıkar? Direksiz, dayaksız gök kubbenin üstüne biri gelir; cismi de kova gibi kuyunun içindekine bir çare bulur. Yusuflar onun kovasına el atmışlardır. Bu surede kuyudan kurtulmuşlar, Mısır'a padişah olmuşlardır. Başka kovalar kuyudan ancak su çekmek içindir. Halbuki onun kovası, suya aldırış bile etmez, kuyudakini arar. Kovalar, gıda için suda dalgıçlık ederler. Onun kovasiyse hem gıdadır, hem de balığın canına hayattır.
Kovalar, yüce gök kubbeye bağlıdır. Onun kovasiyle Tanrı'nın güçlü kuvvetli iki parmağı arasındadır. Kova nedir, ip nedir, gök ne? Bu örnek: pek sudan bir örnektir ey ulu er! Fakat nerden sağlam bir örnek bulayım? Onun eşi ne gelir, ne de gelmiştir. Yüz binlerce er, bir kişide gizlidir. Yüzlerce yayla ok, bir oka sığmış, bir oka gizlenmiştir. "Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı" sözü, bir imtihandır. Yüz binlerce harman, bir avuç buğdaydadır.
Bir güneş, bir zerre içinde gizlidir. Derken ansızın o zerre ağzını açar. O güneşin huzurunda gizlendiği yerden sıçradı mı göklerde zerre zerre olur, yeryüzü de. Artık böyle bir can, nasıl olur da bedene lâyık olur? Kendine gel de ey beden, bu candan iki elini de yuğ! Ey cana bucak olan beden, yeter artık! Deniz, bir matraya ne kadar sığabilir ki? Ey insandaki binlerce Cebrail! Ey âdi bir kalıpta gizli Mesih'ler!
Ey kilisede gizli binlerce Kabe! Ey ifriti, iblisi yanıltan, yanlışlara sevkeden! Sen mekân ilinde mekânsızlık secdegâhısın. İblislerin dükkânı senin yüzünden yıkılmıştır. Şeytan, neden ben bu toprağı tapı kılayım? Neden bir surete din adını takayım? dedi. Halbuki bu suret değildir, gözünü iyice ov da bak. Bak da ululuk nurunun kalkınmasını gör! Şehzadenin, padişah tapısında kalması Şehzade, padişahın huzurunda buna hayran oldu. Yedi göğü de bir avuç toprakta gördü.
Hiçbir bahiste ağız açmanın imkânı yoktu. Fakat, can, canla bir an bile konuşmadan kalmıyordu. Hatırına pek gizli olarak şöyle bir şey geldi: Bunlar, hep mâna işi peki, suret nedir? Bu suret, öyle bir suret ki seni suretten usandırır. Bu öyle bir uyuyandır ki her uyuyanı uyandırır. Sözün, insanı sözden kurtarır. Hastalığın, hastalıkları giderir. Aşk illeti, sıhhatin bile canıdır. Aşkın eziyetleri, her rahatın hasret çektiği eziyetlerdir.
Ey beden, artık elini candan yıka. Yıkayamı-yorsan bu candan başka bir can ara. Hâsılı padişah, ona iyice iltifatta bulundu. Şehzade, o güneşten ay gibi yanıp yakılmadaydı. Fakat âşıkların yanıp yakılması bir gelişmedir. Nitekim ay da yanıp yakılarak taze bir yüz kazanır. Bütün hastalar, iyileşmeyi umarlar. Halbuki aşk hastası, amanın; derdimi artırın diye sızıldanır. Bu zehirden daha güzel, daha hoş bir şerbet görmedim. Bu hastalıktan daha iyi bir sıhhat olamaz.
Bu suçtan daha iyi bir ibadet yoktur. Yıllar bile bu ane nispet edilirse bir andan ibarettir. Bir müddet padişahın huzurunda gönlü kebap olmuş, canını tabağa koymuş bir halde kaldı. Padişah, herkesin başını bir kere keser. Bense padişaha her an yeniden yeniye kurbanım. Ben altın cihetinden yoksulum, fakat baş bakımından zenginim. Başım, yüz binlerce başa bedeldir dedi. Aşk âleminde iki ayakla koşulup gelinmez. Bir başla aşk oyununa girişilmez.
Herkesin iki ayağı vardır, bir başı. Binlerce baş ve ayağa sahibolan nadirdir. Bu sebeple vakalar, hâdiseler, tamamiyle heder olur gider. Fakat bu aşk; her an biraz daha kızışır. Aşk mekansızlık âleminde kızgınlık madenidir. cehennem, onun kıvılcımından bir dumandır. Sırat köprüsü, cehennemin üstüne gerilmiştir. Mümin geçerken cehennem der ki: "Çabuk geç ki nurunun parlaklığı, ateşimizi söndürecek!" Ey temiz adam, bu yüzden cehennem; âşıkın ateşinden zayıflar, söner. Cehennem der ki: Ey ulu er, çabuk geç. Yoksa ateşlerinden ateşim sönecek.
Cehennemin kükürdü, ancak küfürden hele bak; bu soluk, onu bile söndürmede! Sen de hemencecik kükürdünü bu sevdaya bırak da ne cehennem sana saldırsın, ne ateş! Cennet de ona, yel gibi geç, yoksa neyim varsa mahvolup gidecek. Sen harman sahibisin, ben başak toplayıcı. Ben bir putum, sen Çin illeri der. Ondan cehennem de titrer, cennetler de. Ondan ne buna aman vardır, ne ona.
ℹ️ Çeviri: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953) — MEB Şark-İslâm Klasikleri baskısı; çevirmenin vefatının üzerinden 70 yıl geçtiği için metin KAMU MALIDIR. Dijital kaynak: semazen.net (Uluslararası Mevlânâ Vakfı) PDF'leri. Baskıdaki Abdülbâki Gölpınarlı'ya ait açıklama bölümleri telif koruması sürdüğü için bilinçli olarak alınmamıştır. Bölümler baskıdaki 5'erli beyit numaralarına sadıktır; sayfa düzeninden kaynaklı küçük kaymalar olabilir. Bu bölüm bilgilendirme amaçlıdır; metne yorum eklenmez. Hata bildirmek için iletişim sayfamızı kullanabilirsiniz.
✉️ E-Bültenimize Katılın
Yeni rotalar, etkinlikler ve gezi önerileri e-postanıza gelsin.