HomeThe Masnavi and Daily Masnavi › 4. Volume

Mesnevî — 4. Volume

3855 Couplet · 1095–1194 couplets · Page 12/39

1095–1099

Kalk ey Belkıs, alışveriş pazarı kızıştı...şu kesatçı hasislerden kaç! Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan şimdi ihtiyarınla kalk! Sonra ölüm, kulağını öyle bir çeker ki hırsız gibi can çekişe sahneye gelir, teslim olursun! Bu eşeklerden ne vakte dek nal çalıp duracaksın? Eğer bir şey çalacaksan bari gel de lâal çal! Kız kardeşlerin ebedîlik mülkünü elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın!

1100–1104

Ne mutlu ona ki bu yurttan sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder! Kalk,gel ey Belkıs de bir kerecik olsun din padişahlarıyla din sultanlarının yurdunu gör! Onlar, görünüşte dostlar arasında nağmelerle deve sürüyorlar ama iç âleminde gül bahçesinde oturmuşlar, zevk u safa ediyorlar. Bahçe, onlar nereye giderse beraber gitmekte...fakat bu halktan gizli! Meyveler, beni topla, beni devşir diye yalvarmada... âbıhayat, benden iç diye niyaz etmede!

1105–1109

Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilâl gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!.. Yürümeye başladın mı ruh gibi ayaksız yürürsün... çiğneme zahmetine uğramadan yüzlerce yemekler yersin! Ne gemine gam timsahı çarpar...ne ölümden kötüleşirsin! Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem bizzat baht ve talih kesilirsin! Fakat zâhirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa ne fayda... bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!

1110–1114

Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düşersin... ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen devlet kesil! Ey mânevi er, kendin baht olur ,talih kesilirsen nasıl olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin? Ey güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin... imkân mı var buna? Süleyman aleyhisselâm’ın Tanrı’nın bildiği hikmetler yüzünden Mescid-i Aksâ’yı yapması ve apaçık olarak melekler’e cin, şeytan ve insanların yardım etmeleri Ey Süleyman, Mescid-i Aksâ’yı yap, Belkıs’ın kavmi namaza geldi! Süleyman, mescidi yapmağa başlayınca cin ve insan, hepsi işe koyuldu.

1115–1119

Bir bölüğü aşkla, istekle... bir bölüğü istemeyerek işe girişti. Tıpkı kulların Tanrı buyruğuna uymaları, ibadet etmeleri gibi! Halk da cinlere benzer... şehvet, onları dükkâna, alışverişe, mahsule ve yiyeceğe çeken zincirdir. Bu zincir, korkudan ve şaşkınlıktan yapılmadır... halkı zincirsiz ve hür sanma! Bir bölüğünü kazanca, ava çeker... bir bölüğünü madene, denizlere sürükler! Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Tanrı “ Boynunda liften örülmüş bir ip var...

1120–1124

Boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından ördük, meydana getirdik... Hiçbir pis ve kötü, yahut temiz ve iyi kişi yoktur ki amel defteri boynuna asılmamış olsun “demiştir. Kötü işe hırsın, ateşe benzer...kömür, ateşin rengiyle güzelleşir. Kömürün karalığı ateşte gizlenir...ateş söndü mü karalık meydana çıkar! Kömür, senin hırsından ateş haline geldi, ateş halinde göründü...fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara, berbat bir halde kala kalır!

1125–1129

O zaman kömürün ateş gibi görünmesi, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşindendi! Hırs, senin işini gücünü bezemişti...hırs gidince işin gücün kapkara kalakaldı! Şeytan’ın bezediği ekşi otu aptal adam, olmuş ve iti sanır. Fakat denedimi ne olduğunu anlar, dişleri kamaşır kalır! Heves yüzünden o tuzak tane görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs şeytanın aksi onu güzel gösterir.

1130–1134

Hırsı din işinde ve hayırda ara; din ve hayır işinde haris ol.Bu işler, zaten güzeldir...hırsın geçse bile güzel görünür! Hayırlar, esasen güzel ve lâtiftir, başka bir şeyin aksi ile güzel görünmüş değildir.Bu işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın letâfeti, hayrın parlaklığı kalır. Halbuki dünyâ işinden hırsın parlaklığı gittimi ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür kalmış demektir...tıpkı buna benzer. Çocukları da hırs aldatırda zevklerinden bir değneği at yaparlar, eteklerini çemreyip güya ata binerler! Fakat çocuktan o kötü hırs geçtimi öbür çocuklara gülesi gelir.

1135–1139

Ben neler yapmışım, ne işlere girişmişim... sirke bana hırsımdan bal görünmüş diye gülmeğe başlar. Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu...onun için boyuna parlayıp duruyor, parlaklığı boyuna artıyor. Ulular nice mescidler yaptılar...fakat hiçbirinin adı Mescid-i Aksâ değildi. Her an şerefi artan Kâbe’nin yüceliği, İbrahim’in ihlaslarındandı! O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi... yapıcısında hırs ve savaş yoktu da ondan!

1140–1144

Ne onların kitapları, başkalrının kitaplarına benzer...ne mescidleri, başkalarının mescidlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine, malına mülküne! Ne edepleri başkalarının edepleri gibidir.Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti, azabı gibidir.Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de! Her birerinin başka bir nuru, feri var... can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar! Gönül, onların halini andıkça titrer durur...onların işleri, bizim işlerimize kıbledir! Onların kuşlarının yumurtası altındandır...camları, gece yarısı, seher çağını görür!

1145–1149

O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersen söyleyeyim, noksan söylemiş olur; onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, Mescid-i Aksâ yapın; çünkü Süleyman yine geldi vesselam! Bu devlerden, perilerden baş çeken olursa, bütün melekler, onları tutar, bağlar, tomruğa vurur! Dev, bir an bile hileye düzene girişir de eğri büğrü yürürse derhal başına şimşek gibi bir kamçıdır gelir! Sen de Süleyman’a benzede, devlerin, yapına yardım etsinler, taş kessinler!

1150–1154

Süleyman gibi vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, seninde buyruğuna uysun! Senin hatemin bu gönüldür...aklını başına al da dev, hatemini ağlamasın! Avladı, ele geçirdimi artık sana boyuna Süleymanlık eder...hatemli devden sakın vesselâm! Gönül, o Süleymanlık gelip geçici bir şey değildir...sen zâhiren de Süleymanlık etme kaabiliyetindesin, içinde de o ehliyet var senin. Dev de bir zaman olur, Süleyman’lık eder ama her dokumacı nerden atlas dokuyacak?

1155–1159

Elini oynatır ama ikisinin arasında ne kadar fark var? Şaire Padişahın ihsanı, Ebülhasan adındaki vezirin o ihsanı arttırması Şairin biri, padişahtan elbise almak, rütbeye erişmek, ihsana nail olmak ümidiyle bir şiir yazıp götürdü. Padişah ikram sahibiydi, şaire bin kırmızı altın verilmesini, bundan başka daha da ihsanlarda bulunmalarını emretti. Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin! Hattâ böyle bir şaire senin gibi ihsanda avucu denize benzer bir padişahın ona bin altın vermesi bile azdır!

1160–1164

Vezir, padişaha, harmanın onda biri şaire verilsin diye geçmiş padişahların ihsanlarına dair hikâyeler söyledi, hikmetlerden bahsetti. Padişâh da şaire on bin altınla değerli elbiseler verdi... şairin içini şükür ve sena yurdu haline getirdi. Şair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padişaha benim ehliyetimi kim bildirdi diye araştırdı. Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok mu, işte o buna sebep oldu. Şair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun bir kaside yazdı, vezirin evine gidip sundu.

1165–1169

(Bu kasidede padişahın methi hiç yoktu. Çünkü padişahın nimetleri, hilâtları, zaten dilsiz, dudaksız, padişahı methedip duruyordu!) O şairin birkaç yıl sonra yine aynı ihsanlara nail olmak ümidiyle tekrar gelmesi, padişâhın, âdeti veçhile bin dinar verilmesini emretmesi, yine adı Ebülhasan olan yeni vezirin, birçok masraflarımız var, hazine boş, ben onu, bu ihsanın onda biriyle bile hoşnud ederim demesi Birkaç yıl sonra şair, yine yok yoksun bir hale düştü, muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin parası bulmak ümidiyle, Dedi ki: Yokluk ve darlık zamanında sınanmış şeyi aramak, ona başvurmak daha iyi... Kerem ve ihsanda sınadığın kapıya gideyim de yine ihtiyacımı arz edeyim. Sibeveyh, Allah sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona sığınır...

1170–1174

İhtiyaçlarımızı sana arzeder,sana sığınırız...hacetlerimizi senden diler, sen de buluruz demektir” dedi. Binlerce akıllı kişi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle o tek Tanrı’nın huzurunda ağlar, inler. Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizliğini varsın da bir nekese arz etsin! Akıllılar, binlerce defa ihtiyaçlarının giderildiğini görmeselerdi hiç o tapıya canla başla giderler miydi? Hattâ deniz dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuşlar bile...

1175–1179

Fil, kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan... Hattâ toprak, su, yel ve her bir kıvılcım bile kışın da dileğini ondan elde eder, baharda da! Bu gökyüzü, her an, yarabbi, beni bir zaman bile aşağılatma diye ona yalvarır... Benim direğim, senin korumandadır... bütün gökler sağ elinde dürülmüş, yayılmıştır, der. Bu yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder.

1180–1184

Hepsi keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüşler... hepsi hacet vermeyi ondan öğrenmişlerdir. Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin” diye ondan berat ve ferman getirmiştir. Kendinize gelin; ondan isteyin... başkasından değil. Suyu denizde arayın, kuru derede değil! Başkasından isteneni de o verir...o kimsenin sana meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah’tır. İtaatından çekineni bile altınlara gark eder, Karun yaparsa itaat eder de ona yüz tutarsan neler yapmaz?

1185–1189

Şair, bir kere daha ihsan sevdasıyla yüzünü o ihsan sahibi padişaha tuttu Şairin hediyesi ne olacak? Yeni bir şiir... onu ihsan sahibine götürür, sunar, adeta rehin bırakır! İhsan sahipleri, yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yığarlar, şairleri beklerler. Onlarca bir şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler çıkaran bir şairin şiiri olursa! İnsan, önce ekmeğe haristir... çünkü gıda ve ekmek, cana direktir.

1190–1194

Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır. Fakat az bir şey elde eder de ekmek için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şairlerin methine aşık olur. İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler... lûtfunu, ihsanını anlatmada mimberler kursunlar... Bu suretle de onun lûtfu, ihsanı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun! Tanrı, bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim vasfımız da onun vasfından bir örnektir.

ℹ️ Translation: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953), Turkish Ministry of Education classics edition; PUBLIC DOMAIN as more than 70 years have passed since the translator's death. Digital source: semazen.net PDFs. The commentary sections by Abdülbâki Gölpınarlı were deliberately excluded (still under copyright). Passages follow the printed couplet numbering; minor shifts due to page layout are possible. For information only; no commentary is added. The translation is in Turkish.

✉️ Join Our Newsletter

Get new routes, events and travel tips in your inbox.