Doğruların güzel yüzlerindeki nur, bedenleri yok olsa da kıyamet gününe kadar kalır. İşte ancak güzel o güzeldir, çirkin o çirkin. Daima o günler durur, buysa somurtur kalır. Tanrı, toprağa bir renk, bir parlaklık verir, onu mücevher haline getirir. Çocuk tabiatlı olanları da onlara düşürür, savaşa sokar. Hamurdan deve ve aslan şekillerinde çörekler pişirirler. Çocuklar, onları görünce hırslarından ellerini dişlerler. Fakat ağızda aslan da ekmek olur, deve de. Fakat çocuklara bu söz, tesir etmez ki.
Home › The Masnavi and Daily Masnavi › 6. Volume
Mesnevî — 6. Volume
4916 Couplet · 4715–4814 couplets · Page 48/50
Çocuk, bilgisizlik, zan ve şüphe içindedir. Allaha şükürler olsun ki kuvveti azdır yoksa. Şükürler olsun ki hilesi ve gücü yoktur. Yoksa çocuğun yüzlerce savaşı ve âfeti vardır. Eyvah bu, kuvvetleriyle her rakibe belâ kesilen edepsiz koca bebeklerden! Silâhla bilgisizlik bir araya gelince Firavun, sitemle bütün dünyayı yakar yandırır. Ey yoksul, yoksullukla Firavunluktan, kâfirlikten kurtuldun, şükret.
Şükret ki mazlumsun, zâlim değilsin. Firavunluktan ve sınanmadan eminsin. Boş karın, Allahlık lâfına giremez. Onun ateşine odun yardım edemez. Boş karın, şeytanın zindanıdır. Çünkü ekmek derdi, onun hilesine, düzenine mânidir. Dolu karın, bil ki şeytanın pazarıdır. Şeytan tacirleri orada gürültü eder dururlar. Hiçbir şey satmayan büyücü tacirler, gürültüyle akılları bulandırır, berbadederler.
Geceleyin büyü yaparak küpü at gibi yürütürler. Ay ışığıyla sabaha karşı olan karanlığı kumaş haline getirirler. İbrişim gibi toprağı örerler; temyiz sahibinin gözüne toprak serperler. Kokusuz yaban ağacına ödağacı rengini verirler. Taş ve toprak parçasını bize hoş gösterirler, bizi hasetçi yaparlar. Noksan sıfatlardan temizdir o Tanrı ki toprağa bir renk verir, çocuk gibi bizi ona kaptırır, birbirimize düşürür. Eteğimizi çocuklar gibi toprakla doldururuz. Bizim gözümüzle o toprak, madenden çıkmış altın görünür.
Çocuğun, yetişmiş erlere karşı bir mecali yoktur. Tanrı çocuğu erkeklerle bir araya koymaz, bir derecede tutmaz ki. Meyva, eski olsa bile ham buludukça, olmadıkça ona koruk derler. O ham ve ekşi meyva, yüz yıllık bile olsa fikri çevik ve keskin kişiye nazaran yine çocuktur, yine koruktur. Saçı, sakalı ağarsa bile yine korku ve ümit çocukluğundan kurtulmamıştır. Der ki: Acaba olgunlaşır mıyım, yoksa böyle olgunlaşmadan ham mı kalırım? Acaba Tanrı' nın keremi, beni kızdırır, olgun bir hale getirir mi?
Yoksa böyle kabiliyetsiz bir halde, bu uzaklık âleminde mi kalırım? Yahut da Tanrı bu koruğu üzüm haline getirir mi? Hiçbir yandan ümidim yok. Yalnız o kerem sahibi "Meyus olmayın" der. Hakanımız, bize daima toy vermede, "Ümidinizi kesmeyin" diye kulağımızı çekmededir. Gerçi biz ümitsizlik yüzünden çukurdayız. Fakat o çağırdı mı elimizi, kolumuzu sallaya sallaya gideriz. Ruhumuza huzur verecek olan otlağa koşarken tez, edepli ve terbiyeli atlar gibi yürürüz.
Oraya adım atarız ama orada yürünmez, adım atılmaz ki. Orada kadeh düzeriz ama orada kadeh yoktur. Çünkü orada bütün eşya can âlemine mahsustur. Hepsi de mâna âleminde, mâna içinde mânadır. Suret gölgedir, mâna güneş. Gölgesiz ışık, yıkık yerlerdedir. Çünkü orada tuğla üstünde tuğla kalmaz. Ayın ışığına çirkin bir gölge yoktur. Tuğla ve kerpiç, altından bile olsa sökülüp çıkarılmalıdır. Çünkü onun yerine aydınlık ve vahiy gelir.
Dağ, bu gölgeyi gidermek için paramparça olur. Fakat dağın paramparça olması bile bu nur için ehemmiyetsiz bir şeydir. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrı nuru, dağın dışına vurunca o nur, içine de vursun diye parçalandı. Aç adamın eline bir somun girdi mi hevesinden gözünü de açar, ağzını da. Bu hal, yüz binlerce defa paramparça olmaya değer. Ey yeryüzü, gökyüzüne karşı durma, kalk aradan! Kalk da göğün nuru, gölgeleri yaksın. Ey gündüzün düşmanı, gece, senin gölgenden meydana gelmede.
Bu yeryüzü, çocukların beşiğine benzer. Fakat erişmiş erler için daracık bir yerdir. Tanrı, çocuklar için yeryüzüne beşik dedi. Beşik içindeki çocuklara da süt saçtı. Bu beşikler yüzünden ev daraldı, Padişahım. Bu çocukları çabuk ergenlik çağına eriştir. Ey beşik, evi daraltma da ergenler, yayılabilsinler. Padişahın himmetiyle şehzadenin gönlünde bir keşif ve istiğna peydahlandı. Bu yüzden de vesveselenip şükür etmeden çekindi, serkeşliğe başladı. Padişah, ilham ve sır yoluyla bunu anladı. Canı sıkıldı. Ruhu, suretinin haberi olmaksızın şehzadeye bir zahim vurdu. Şehzadenin canına, padişahın ruhundan alım satım olmaksızın bir feyiz geldi.
Aya benzeyen canı, ay nasıl güneşten nur alıyorsa padişahın nurîyle nurlanmakta, onun canından gıdalanmaktaydı. Anbean sarhoş ruhuna, o misli, menendi olmayan padişahın ruhundan can gıdası gelmedeydi. Fakat hıristiyanların, müşriklerin yedikleri gıda değil, meleklerin yedikleri gıda. Bu yüzden şehzadenin gönlünde bir istiğna belirdi, bu istiğnadan da bir azgınlık peydahlandı. Dedi ki: Ben de padişah ve şehzade değil miyim? Nasıl oldu da yularımı bu padişaha verdim?
Bana parıldayıp duran bir ay doğdu artık.. Neden toza, toprağa tâbi olayım? Su, arkımda akmada, naz vakti. Kimseye niyazım yok, artık neden başkasının nazını çekeyim? Başımın ağrısı kalmadı. Neden başımı bağlıyayım? Yüzümün sarardığı, gözümün yaşardığı çağ geçti. Yüzüm ay gibi parladı, dudaklarım şekere döndü. Artık yeni ve başka bir dükkân açmam gerek. Bu benlikle nefsi gelişti, vesveseler doğmaya başladı. Yüz binlerce abes şeyler gevelemeye başladı.
O makamdan hırs ve hasedin bulunduğu yere kadar yüzlerce çöl, yüzlerce ova vardır. Fakat kem göz, ta oraya gelip çatmadaydı. Her suyun dönüp gittiği yer olan padişahın denizi, nasıl olur da selde, ırmakta bulunanı bilmez? Onun el dokunmamış fikrinde doğmuş olan küfran yüzünden padişahın gönlü dertlendi. Dedi ki: Ey edepsiz aşağılık adam! Şaşılacak şey, benim yaptığım iyiliklere karşı lâyığım bu muydu? Ben sana bunca nefis hazineler verdim. Aşağılık huyunla sen, bana neler yaptın?
Ben senin kucağına öyle bir ay verdim ki kıyamet gününe kadar gurubu yoktur. Sen o parlak nura karşılık benim yüzüme toz toprak serptin, diken hatırdın ha. Ben göğe çıkman için sana merdiven kurdum. Sen benimle savaşmak için oka, yaya sarıldın. Padişahta bir gayret derdidir peydahlandı. Padişahın derdinin aksi, ona vurdu. Dargınlığı yüzünden devlet kuşu çırpınmaya başladı. O rahat bucağında oturan şehzadenin perdesini yırttı.
O güzelim şehzade, yaptığı kötülüğün eserini derhal içinde duydu. O lütuf ve nimet vazifesi azaldı. Neşe yurdu gamla doldu. O şaraptan meydana gelen sarhoşluğu geçti, kendine geldi. O suç yüzünden başı, sarhoşluktao meydana gelen sersemliğe yurt kesildi. Buğday yedi, cennet elbiselerinden soyundu. Cennet, ona bir çöl oldu. O şerbetin, kendisini hastalandırdığını, o benlik zehirinin kendisine iyiden iyiye tesir ettiğini anladı.
Naz gülistanında bir tavusa benzeyen canı, mecaz viranesinde bir baykuşa döndü. Adem gibi cennetten uzaklaştı. Ekin için yeryüzünde öküz gütmeye başladı. Ey usta Hintli, aslanı öküz kuyruğuna esir ettin ha diye ağlamaya koyuldu. Ey soluğu soğuk nefis, feryada erişen padişaha vefasızlıkta bulundun ha. Bir buğday için hırsa düştün, tuzak kurdun. Fakat tuzağa serptiğin her buğday tanesi, sana karşı bir akrep kesildi.
Başında benlik havası esti. Fakat şimdi ayağına vurulan elli batmanlık pırangaya bak diyor; Bu çeşit kendine ağlayıp feryadediyor, neden diyordu, padişahıma zıt oldum? Kendine geldi, tövbe etti. Bu tövbeye başka bir şeyi de eş etti. İman vahşetinden meydana gelen derde acı. Çünkü o derdin dermanı yoktur. İnsanın düzgün elbisesi olmamalı. Çünkü sabırdan kurtuldu mu derhal baş köşeye sıçrar.
İnsanın eli, tırnağı olmamalı. Eli, tırnağı oldu mu ne din düşünür, ne doğruluk. İnsanın belâlar içinde ölmesi daha iyidir. Nefis, nimeti inkâr eder, sapıktır. Tanrı' nın, halkın canını alırken en fazla kime acırsın diye Azrail'e sorması, Azrail' in de Tanrı' ya cevap vermesi Tanrı, Azrail'e dedi ki: Ey Nakip, bu dertli halktan kime acırsın? Azrail şöyle cevap verdi: Herkese yüreğim yanar. Fakat emri ihmal etmeden korkarım. Hattâ derim ki, keşke Tanrı gençler için beni feda etseydi.
Tanrı, kime daha ziyade acırsın? Gönlün daha ziyade kime yanar, hangi kula daha ziyade kavrulur, dedi. Azrail dedi ki: Bir gün bir gemi kuvvetli dalgalar arasında bocalarken emir aldım, gemiyi paramparça ettim. Hepsinin canını al. Yalnız onların arasından filân kadınla filân çocuğun canını alma dedin. Her biri bir tahta üstünde kaldı. Dalgalar, o tahtayı sürüklemeye başladılar. Sonra yine ananın ruhunu kabzet, çocuğu yalnız bırak diye emrettin.
Çocuğu anasından ayırdım ama sen de bilirsin ya, bu bana o kadar acı geldi ki. Birçok büyük yasların dumanlarını gördüm ama o çocuğun acısı içimden çıkmadı. Tanrı dedi ki: Ben o çocuğu kendi lûtftumla yetiştirdim. Dalgaya onu bir ormana at dedim. O orman, süsenlerle, reyhanlarla, güllerle, yenmesi hoş meyva ağaçlariyle doluydu. Duru ve tatlı su kaynakları vardı orada. Çocuğu yüzlerce naz ve naim içinde yetiştirdim.
Yüz binlerce güzel sesli kuşlar, o bahçelere yüzlerce nağmeler salmadaydı. Ona ağustos gülünden döşek döşedim. Onu fitnelerin vuruşundan emin ettim. Güneşe, ona zarar verme dedim. Yele, ona yavaş yavaş es diye emrettim. Buluta, onun üstüne yağmur yağdırma, şimşeğe, ona pek o kadar şule verme diye buyurdum. Ey kış! Bu yeşillikten o itidali kesme; ey yaz! Bu bahçeye pençe vurma dedim. Tanrı, aziz ruhunu kutlasın, Şeyh Şeybanı Râî' nin kerametleri
ℹ️ Translation: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953), Turkish Ministry of Education classics edition; PUBLIC DOMAIN as more than 70 years have passed since the translator's death. Digital source: semazen.net PDFs. The commentary sections by Abdülbâki Gölpınarlı were deliberately excluded (still under copyright). Passages follow the printed couplet numbering; minor shifts due to page layout are possible. For information only; no commentary is added. The translation is in Turkish.
✉️ Join Our Newsletter
Get new routes, events and travel tips in your inbox.