HomeThe Masnavi and Daily Masnavi › 6. Volume

Mesnevî — 6. Volume

4916 Couplet · 4815–4914 couplets · Page 49/50

4815–4819

Şeybanı Râî gibi hani. O da cuma günü, namaz vakti sürüsüne inatçı kurtlar salmasın diye sürünün çevresine bir çizgi çizerdi. Ne koyunlar o çizgiden dışarı çıkarlardı, ne kurt ve hırsız, o sürüden içeriye girerdi. Hûd' un okuyup üfürdüğü daire gibi. O da bu çizgiyle kendisine uyanlara kasırgadan aman vermişti. Onlara sekiz gün bu çizgi içinde susun, sabredin. Dışardaki işkenceyi seyredin dedi. Kasırga, çizginin dışında bulunanları havaya kaldırıp taşlara çarpıyor, etini, kemiğini birbirinden ayırıyordu.

4820–4824

Bir bölüğünü havada birbirine vuruyor, Haşhaş gibi kemiklerini parçalayıp döküyordu. O kahırdan gök bile tirtir titredi. Mesnevi, o kahrı anlatmaya kâfi değildir. Ey soğuk rüzgâr! Eğer bunu kendiliğinden yapıyorsan hadi bakalım. Hûd' un çizdiği çizgiden içeriye de gir. Ey tabiata inanan! Ya tabiattan üstün olan şu saltanatı gör, inananlara katıl, yahut da bu âyetleri Kur'an' dan mahvet. Kur'an okuyanları menet, okumasınlar. Muallime yalvar, para pul ver, bunu okutmasın.

4825–4829

Acizsin, bu aciz nerden diye şaşırmışsın değil mi? Senin aczin, kıyamet gününden meydana gelmededir. A inatçı, senin önünde âcizler var. Gizli olanların meydana çıkması zamanı geldi, işte sana kıyamet. Bu aciz ve hayret, kendisine gıda olan kişiye ne mutlu. O, iki âlemde de sevgilinin gölgesinde uyumuştur. O, nihayet kendi aczini görmüş, ölmüş, kocakarılar dinini seçmiştir. Zeliha gibi, ona Yusuf' un nuru vurdu mu kocalıktan kurtuldu, gençliğe yol buldu, gençleşti.

4830–4834

Hayat, ölümde ve mihnettedir. Abıhayat, karanlıklar içindedir. Ulu Tanrı' nın Nemrud'u anasız ve dadısız olarak yetiştirip büyütmesi Hâsılı o bahçe, arifler bağı gibi sam yellerinden de amandaydı, kasırgadan da. Bir kaplan yavrulamıştı. Ona dedim ki: Süt ver bu çocuğa, itaat etti. Ona süt verdi, tapılar kıldı. Nihayet çocuk gelişti, irileşti, aslanlaştı. Sütten kesilince bir periye, ona söz söylemeyi öğret dedim, öğretti.

4835–4839

Onu, o yeşillikte yetiştirdim, besledim. Benim hünerim, sanatım hiç söze sığar mı? Ben, zararsız kurtları Eyüb'e konuk ettim, kendisine de onlara karşı baba sevgisi verdim. Kurtlar da evlâdın babasını sevmesi gibi onu severlerdi. Onlara da bu sevgiyi verdim, tşte sana kudret, işte sana güç! Analara analık edebini ben öğrettim. Artık düşün, benim yakıp aydınlattığım lütuf nasıl olur? Yüzlerce inayetlerde bulundum, yüzlerce alâkalar yarattım, bu suretle benim lûtfumu vasıtasız olarak görsün dedim.

4840–4844

Görsün de sebep yüzünden savaşlara, çekişmelere düşmesin; her yardımı, ancak benden beklesin. Bana karşı hiçbir özrü olmasın, her kötü dosttan şikâyetlenmesin dedim. Bu yüzlerce alâkayla beslenmeyi, yetişmeyi gördü. Onu vasıtasız olarak nasıl besledim, anladı, bildi. Ey ulu Tanrı'nın kulu, buna karşılık şükrane olarak Nemrut oldu, Halil'i yakmaya kalkıştı. Nitekim bu şehzade de padişaha şükran olarak ululandı, mevkiinin daha yücelmesini istedi.

4845–4849

Ben neden başkasına tâbi olayım? Benim de bir ülkem var, ben de yeni bir ikbale sahibim dedi. Evvelce anlattığımız gibi, padişahtan görmüş olduğu lütuf lan, ululandığı için gönlünde örtüldü gitti. Nemrut da bunun gibi bilgisizlik ve körlük yüzünden o lûtufları ayağının altına aldı. Şimdi kâfir odu, yol kesmekte. Ululanmada, Tanrılık dâvasına kalkışmada. Üç gerges kuşuna uymuş, yüce göklere çıkmaya, benimle savaşıp vuruşmaya girişti.

4850–4854

İbrahim'i bulup öldürmek için yüz binlerce suçsuz çocuğu öldürttü. Çünkü müneccim, yıl talihine bakmış, seninle savaşacak bir düşman doğacak. Kendine gel, o düşmanı defetmek için ihtiyatlı davran demişti. O yalan yanlış, kim olursa olsun her doğanı öldürüyordu. Onun gördüğü, vahyi getirecek çocuğu yetiştirdi. Başkalarının kanları, boynunda kaldı. Acaba o saltanatı babadan mı bulmuştu da gururu, kendisini soy sop karanlıklarına daldırdı?

4855–4859

Başkalarına ana, baba perde kesilir. Fakat o, yeninde, yakasında bulunan mücevherleri bizden buldu. Şüphe yok ki kötü bir arkadaş olan nafis, yırtıcı bir kurttur. Sen ona bak, ne diye her arkadaşa bahane bulup duruyorsun? Sapıklık âleminde her kele bir külah vardır. Çirkin kâfir ve işi gücü pislikten ibaret nefis diyorum ya. Ey yoksul, bunun için diyorum işte. Köpeğin boynundan tasmayı çözme. Bu köpek, terbiye edilse bile yine köpektir. "Ne mutlu nefsini aşağılayana" hükmüne uy, o, kötü damarlıdır.

4860–4864

Taif sahtiyanı gibi bir Süheyl yıldızının etrafında döner dolaşırsan farzı yerine getirmiş olursun, Nihayet Süheyl yıldızı, onu deri şerrinden kurtarır. Bu suretle de sevgilinin ayağına giydiği çediğe dönersin. Bütün Kur'an, nefsin kötülüklerini anlatmadadır. Mushafa bak da, gör, fakat sende o göz nerde? Vesile bulup da peygamberle savaşmada kılı kırka yaran aşağılık kişileri anlatıp durmadadır. Zaman zaman edepsiz nefsin kötülüğünden ansızın âleme alevler yayılmıştır. Şehzade, padişahın gönlünden bir zahım yedi, faziletlere tamamiyle sahip otamadan dünyadan gitti.

4865–4869

Hikâyeyi kısa kes. O gayretli padişahın gayreti bir yıl sonra şehzadeyi mezara götürdü. Padişah, mahiv âleminden varlık âlemine gelinceye kadar Mirrih yıldızı gibi kan dökücü olan gözü, o kanı dökmüş gitmişti. O eşsiz padişah tirkeşine bakınca gördü ki bir ok yok. Tanrı etrafında fırlayan o ok nerde? dedi. Onun boğazındaki ok, senin attığın ok diye cevap geldi. O deryadil padişah affetti ama ne fayda. Ok, can alacak yerine raslamıştı.

4870–4874

Şehzade öldürüldü. Fakat ona padişah yas tutup ağlamaya koyuldu, öldüren de o, öldürülene veli olan da o. İkisi de o olmasa kül değildir. O, hem halkı öldürür, hem yasını tutar. O benzi sararmış şehit de, bedenimi okladı, mânamı değil ya diye şükretmedeydi. Zâhirî beden, nihayet gideceği yere gidecek. Fakat mâna, ebediyen neşeli bir surette yaşıyacak. Darılmada ancak bedendeydi. Sevgili incinmeden sevgiliyle kavuştu.

4875–4879

Gerçi şehzade, o padişahlar padişahının terkisine yapıştı, fakat nihayet göze geldi, yolu tutup gitti. Üçüncü kardeşleri, her üçünün de en tembeliydi; fakat suret bakımından da öndülü o kaptı, mâna bakımından da. Bir adamın, benden sonra malımı üç oğlumun en tembeli hangisiyse o alsın diye vasiyette bulunması Bir adam, ölürken peşin peşin vasiyette bulunmaktaydı. Yürüyen selviye benzer üç oğlu vardı. Canını, malını onlara vakfetmişti. Dedi ki: Elimizde ne kadar kumaşım, ne kadat altınım varsa bu üçünden en tembelinin.

4880–4884

Kadıya vasiyetini söyledi, bir hayli öğütlerde bulunduktan sonra ecel şerbetini içti. Oğulları kadıya dediler ki: Ey kerem sahibi, üçümüz de yetimiz. Babamızın hükmünden dışarı çıkmayız. Hüküm onun, canla başla kabul ederiz. Onun buyruğu yürür bizce. Biz, İsmail gibi bizi kurban bile etse İbrahimimizden baş çevirmez, ona isyan etmeyiz. Kadı dedi ki: Her birimiz akıllıca tembelliğine ait bir hikâye söylesin de

4885–4889

Bakalım hangimiz daha tembel. Her birinizin halini anlıyayım bir kere şüphem kalmasın. Arifler, iki âleme de aldırış etmezler. İki âlemde de tembeldir onlar. Çünkü nadassız harman devşirirler. Onlar, tembelliğini senet edinmişlerdir. Çünkü onların işini Tanrı başarır. Halk, Tanrı'nın işini görmez. Bu yüzden de sabah akşam dilencilikten vazgeçerler. Evet, tembelliğinizi söyleyin de sırrınızı anlayayım, tembelliğinizin derecesini bileyim.

4890–4894

Şüphe yok her dil, gönüle perdedir. Perde deprendi mi sırlara erilir. Kebap olmuş bir et parçası kadar küçücük bir perde yüzlerce güneşi örter. Hattâ söz, yalan bile olsa sözdeki koku, onun doğru, yahut yalan olduğunu haber verir. Çayırlıktan, çimenlikten gelen yel, külhandan esip gelen yelden farkedilir. Doğru sözle ahmağı aldatan yalan misk ve sarımsak kokusu gibi nefesten anlaşılır.

4895–4899

İkilikli ve münafık dostunu, münafıklığından anlamıyorsan ondan gelen pis kokudan anla. Puştların nârasiyle babayiğit erlerin narası, tilkiyle aslanın sesi gibi farkedilir. Yahut da dil, tenceresinin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı içinde ne yemek var, anlarsın. Aklı keskin adam, tencerede tatlı yemek mi var, sirkeli ve ekşi aş mı? Dumanından anlar. Biri, yeni bir çömlek almak istese alırken çömleğe elini vurdu mu kırıksa derhal anlar, kırığını görür.

4900–4904

Çocukların biri dedi ki: Ben adamı, sözünden derhal anlarım. Söz söylemezse üç gün içinde yine ne haldedir, nasıl adamdır? Anlar, bilirim. Öbürü, söylerse anlarım, söylemezse onu söz söylemeye mecbur eder, sıkıştırırın, dedi. Kadı dedi ki: Ya o bu hileyi duymuşsa. Ağzını kapar, susar, hiç söz söylemez. Örnek Hani ananın biri, çocuğuna dedi ki: Geceleyin sana bir hayal görünürse, Mezarlıkta, yahut korkulu bir yerde kin güden kapkara bir hayal görürsen

4905–4909

Gönlünü sağlam tut, üstüne saldır. Derhal senden yüz çevirir. Çocuk dedi ki: Bu deve benzeyen hayale de anası, bu sözü söylemişse Ben ona saldırdım mı o da benim boynuma sarılır, anasının emrini tutar. O vakit ben ne yaparım? Sen çevik dur, korkma diyorsun. O çirkin hayalin de bir anası vardır elbet. Şeytana da akıl öğreten tek birisi, insana da. Kuvveti, kudreti olmasa bile düşmana üst gelen, onun lûtfiyle üst gelir.

4910–4914

O halim nerdeyse Tanrı hakkiyçin, Tanrı hakkiyçin sen de o yana yürü, o tarafa ol. Kadı dedi ki: Hile yapar, söz söylemezse, o er, senin hileni anlarsa... Sırrını nasıl öğrenirsin? Doğru söyle. Çocuk, onun önünde susar, otururum. Çıkacağım yere sabrı merdiven yapar, "Sabır ferahlığın anahtarıdır" sırrına ererim. Fakat huzurunda otururken bu âlemin neşe ve gamına ait olmıyan bir söz, gönlünden coşuverirse

ℹ️ Translation: Veled Çelebi İzbudak (1867–1953), Turkish Ministry of Education classics edition; PUBLIC DOMAIN as more than 70 years have passed since the translator's death. Digital source: semazen.net PDFs. The commentary sections by Abdülbâki Gölpınarlı were deliberately excluded (still under copyright). Passages follow the printed couplet numbering; minor shifts due to page layout are possible. For information only; no commentary is added. The translation is in Turkish.

✉️ Join Our Newsletter

Get new routes, events and travel tips in your inbox.